Perşembe, Mart 11, 2010 2:34 - 1 Yorum

Yeşilçam’ın Kırmızısı

yesilcam.jpg   Bir gerçek var ki, Yeşilçam ya da Türkiye Sineması, Yılmaz Güney’den sonra bir daha kızılla tanışmamıştır. Güney’in sinemadan arkadaşları ve diğer solcu sinema oyuncuları, toplumsalcı ve siyasi sinema örnekleri vermiş olsalar da ya da kimi toplumsal olaylara karşı duyarlılık örnekleri vermiş olsalar da, Güney’den sonra ki sol anlayış da duran sinema oyuncularının kızıl değil kırmızı olduklarını hatırlatmak gerekiyor.

medetdilek11

Medet Dilek

GİRİŞ
Yaygın olan ya da işin gerçeği yaygınlaştırılmak istenen bir görüş vardır; sanatçı tarafsız olmalıdır, toplumsal ve siyasi çıkışlara karşı durum belirlememelidir, bu gibi konularda açıklamalarda, eylemliliklerde bulunmamalıdır. Bu kanının, suya sabuna dokunmama anlamına geldiğini sakın düşünmeyin, çünkü bu anlatımın kendisi zaten siyasidir ve bal gibi suya sabuna dokunmadır. 

Bu durumun dışına çıkmayı denemiş, çıkmış, sınırları zorlayan, “Çark”la uyum problemi yaşayan, Yeşilçam’da sinema oyunculuğu yapan kimseler var. Kimliğim var, dünya görüşüm var, olup bitenlere duyarlıyım diyen bu kişiler Yeşilçam’ın, sinemanın solcu oyuncularıdır. 80’ler öncesi Yeşilçam’ın  siyasi duruşunu; şuan ki Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti arasında sıkışmış kalmış Hollywood’a değil de, dünyanın iki kutuplu olduğu dönemlerinde devletin, Hollywood’un birçok solcu oyuncularına, yönetmenlerine, “Amerika Komünist Partisi’ne üye misiniz” sorgusundan geçirdiği siyasi Hollywood’una benzetiyorum. İşte bizim de sorgudan, hapishaneden geçirilmiş ve solcu olduğunu deklere etmiş kimi sinema oyuncularımız var.

Yılmaz Güney ve Onlar
Yılmaz Güney, sinemadaki  tutumu ve duruşuyla, estetikten de, sanat anlayışından da kopmadan sinema filmlerinin siyasallaştırılabileceğini göstermiştir ve bu konuda da yeterince başarılı olduğunu bilmeliyiz. Yeşilçam’a; kızıl filmler yaparak, toplumsalcı sinemayı hatırlatan odur. Sinemadaki siyasi duruşunu, yaşamın diğer bölümünde de yaşatmış birisidir. Ne demişti bir hatırlayalım; “Genel anlamıyla sanatçının niteliğini belirlerken, toplumsal pratiğinin, yani siyasal ve kültürel çalışmalarının, toplumsal tutum ve ilişkilerinin ve eserlerinin hangi sınıfların hizmetinde olduğuna bakmalıyız. İşçi sınıfının, yoksul köylünün sorunlarına, toplumsal kurtuluş mücadelesi doğrultusunda hizmet ediyorsa, emekçi kitlelerin eylemleriyle yakından ilgileniyorsa, onların devrimci sınıf bilincini yükseltiyorsa, bu eylemlere maddi ve manevi destek oluyorsa, devrimci ruh ve kararlılığını kabartıyorsa, onlara bütün dünya emekçilerinin kardeşlik duygularını götürüyorsa, bilimsel sosyalizmin ideolojisi ve teorisini kendisine kılavuz ediyorsa, bu sanatçı proleter devrimci bir sanatçıdır. Eksikleri, zaafları, yetmezlikleri olsa bile halkın sanatçısıdır…”

Yeşilçam’ın solcu oyuncularından birçoğunun Yılmaz Güney ile bir geçmişleri vardır. Ya onunla aynı filmde yer almışlardır, ya da onun yönetmiş olduğu filmler de oyunculuk yapmışlardır veya arkadaşlıkları olmuştur. Bu durum, oyuncuların bir dünya görüşü kazanmasına ve toplumsalcı, politik sinema ile tanışmalarına yol açmıştır. O oyunculardan bazılarının dönemin o sıcak siyasi atmosferinden dolayı bir sol dünya görüşleri vardı. Öyle ki Dev-Genç için yardım toplamış ve bu yardım için Yılmaz Güney’in silah bile getirmiş olduğunu söyleyen bir Halil Ergün var karşımızda, gerisini siz hayal edin. Tuncer Necmioğlu, Halil Ergün, Mustafa Alabora, Tuncel Kurtiz, Fikret Hakan’ın tiyatro dünyasından sinemaya geçişleri olmuştur. Tiyatro sahnesindeyken de toplumsal duyarlılığı önde olan oyunlar sergilemişlerdi. Zaten devrimci tiyatro kökeninden gelmiş olmaları, onların toplumsalcı sinemaya geçişlerini kolaylaştırmıştır.

Tuncer Necmioğlu, sinema mazisini 1965’te Yılmaz Güney ile tanışması ve çalışmasıyla başlatır. “Sinemayı, Güney’le birlikte öğrenmeye başladım. Kin doluydu. Çok da inatçıydı. İlk filmimizde kan kardeş olduk ve bir daha da ayrılmadık” diyor. “Beyaz Atlı Adam”, Yılmaz Güney’le oynadığı ilk filmdi. Bunu, aralarında “Hudutların Kanunu”, “Kızılırmak Karakoyun”, “Eşrefpaşalı”, “Kozanoğlu”, “Eşkiya Celladı”, “Umutsuzlar” ve “Baba”nın da olduğu 16 film izledi.

Tuncel Kurtiz; “At Avrat Silah” (1966), “Umut” (1970), “Sürü” (1978) ve 1983’de çekilen “Duvar” filmlerin de Yılmaz Güney’le bir araya gelmişti.Yeşilçam’ın bir başka “solcusu” Fikret Hakan ise Yılmaz Güney ile “Korkusuzlar” ( 1965) ve 1972′de çekilen “Vurguncular” filmlerinde buluşur. Aytaç Arman, “Baba” (1971) ve sonrasında “Düşman” (1979 ) filmlerinde rol alarak, Yılmaz Güney Sinemasıyla tanışma fırsatı bulur. Halil Ergün, “Yol” ( 1981 ) filmi ile Güney’le çalışır. Güney Sineması’na, “Balatlı Arif”, “Umutsuzlar” ve “Sahtekar” filmleriyle tanıklık yapmış bir başka kişi de Mustafa Alabora’dır. 1972 yılında siyasi tutuklu olarak 2,5 yıl cezaevinde kalan Mustafa Alabora ile Halil Ergün, Yılmaz Güney’in, THKP-C ile bağlantısını, Deniz Gezmiş, Kazım Özüdoğru, Ertuğrul Kürkçü ve Ulaş Bardakçı ile iletişim kurmasına aracılık etmiş oyunculardır. Ergün, “Yılmaz Güney, Çayan ve Yusuf Küpeli ile tanışmak istiyordu, bizim evde buluşmalarını, tanışmalarını sağladım” diyor bir röportajında. Tarık Akan ise Yılmaz Güney ile, onun en önemli çalışmaları olan Sürü’de ( 1978 ) Şiwan’ı ve Yol’da ( 1981 ) Seyit Ali karakterini biçimlendirdiği o dönemler de tanışır. Böylelikle de salon filmleri dönemini kapatır.

Onlar Güney’i Anlatıyor
Halil Ergün onu ne güzel anlatmış değil mi ; “Yılmaz Güney 60-70′li yılların, büyük maceranın, büyük kalkışmanın, büyük toplumsal hareketin üstüne oturan bir estetiktir.” Aytaç Arman,Yılmaz Güney’in kendi oyunculuğu üzerindeki etkisinden bahsederken “Ben de onun duruşundan, oyunculuğundan etkilenerek bugünlere geldim. Biz kendi kimliğimize doğru bakmayı ondan öğrendik. O, bu ülkedeki sinema oyunculuğu anlayışı üzerine balyoz gibi inerek, birçok şeyi değiştirmiştir. Daha önce göremediğimiz bir anlayışı getirmiştir” demiştir.

Füsun Demirel,  12 Mart ve 12 Eylül’ü yaşamış bir 78 kuşağı genci olarak Yılmaz Güney’den fazlasıyla etkilendiğini söylüyor; “O yoksulluğu anlatıyordu, sınıflar arasındaki uçurumdan söz ediyordu. Çirkin Kral çağdaş bir Robin Hood misali zenginden alıp yoksula veriyordu, bu devrimci, anarşist ruh taşıyan, isyankar ve muhalif gençleri çok etkileyecek bir şeydi, aşıktım Yılmaz Güney’e”.

Bir gerçek var ki, Yeşilçam ya da Türkiye Sineması, Yılmaz Güney’den sonra bir daha kızılla tanışmamıştır. Güney’in sinemadan arkadaşları ve diğer solcu sinema oyuncuları, toplumsalcı ve siyasi sinema örnekleri vermiş olsalar da ya da kimi toplumsal olaylara karşı duyarlılık örnekleri vermiş olsalar da, Güney’den sonra ki sol anlayış da duran sinema oyuncularının kızıl değil kırmızı olduklarını hatırlatmak gerekiyor. Peki bu kırmızı nedir, kırmızı;  sosyal demokrat, demokrat , Kemalist, çevreci yani Greenpeace eylemcisi olmak, yani anti-kapitalist, ant-faşist olmaktan ve Kürt sorununa karşı duyarlılıktan uzak bir sol, kırmızı ile tarif etmek istediğimiz sol bu.

Toplumsal - Siyasal Olaylara Yaklaşım
Peki gerçekten de, günümüz de Yeşilçam’ın kırmızıları ne durumdalar, ne üretirler ve kimler için, nasıl yaşarlar, yaşanılan gelişmeler, süreç hakkında neler düşünüyorlar ya da Güney’in yukarıda söz etmiş olduğu vurgunun neresinde durmaktalar. “İsteğimiz özgür bir toplum ve insanların aç yaşamadıkları bir dünyaydı”nın ( H. Ergün ) özlemini halen yüreklerinde duyuyorlar mı? veya “paranın düzeninin düşmanıyım” ( İ.Salman ) deme yürekliliğine devam ediyorlar mı? Veyahut “Bu ülkenin, ırkçı ve sadece sünni Türklerin ülkesi olmasına karar vermiş terakkiperverler. Bunu da büyük ölçüde gerçekleştirdiler” ( U. Yücel ) uyarısını halen o inançla yapabilmekteler mi ?… 

Sinemanın solcu oyuncuları, bazı meselelerde ortak tavır refleksi gösterebilmişlerdir. Bu meselelerin en ünlüsü 12 Eylül’dür, onu Cumartesi Anneleri (kayıplar), Kürt Sorunu, Madımak, Ermeni Sorunu gibi önemli toplumsal ve siyasal olaylar izliyor. Solcu sinemacıların 12 Eylül zulümune karşı olan sertlikleri, o zulümü yaşamış, görmüş kişiler oluşlarındandır. Halil Ergün, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, sol gruplara yardımdan ve kurucusu olduğu Ankara Tiyatro Birliği’nin toplumsalcı oyunlarından dolayı hapishanelerde yatmış oyuncudur. Mustafa Alabora’nın da içerisinde yer aldığı tiyatro, devlet tarafından örgüt yanlısı olarak görülmüştü çünkü.

Tarık Akan, yer aldığı toplumsalcı filmlerden ve kimi siyasi eylemliliklere destek vermesinden dolayı Yeşilçam’da en bilinen solcu oyunculardandır. 12 Eylül faşist yönetimi, Barış Derneği’ne, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yanlısı olduğu, Türkiye’deki meşru düzene ve bu düzeni sağlayan ittifaklara , NATO’ya karşı olduğu, mevcut düzeni yıkarak yerine marksist bir düzen getirmeyi amaçladığını ileri sürerek dava açmıştı. 2. Barış Derneği Davası’nda Tarık Akan’da bulunuyordu. Hapsi istenen Akan,  sonunda beraat eder ama 2.5 ay hücre hapsi cezası alır.Yine o dönemlerde İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı, Akan hakkında dava açmıştı. Frankfurt’ta 1981 tarihinde düzenlenen bir konserdeki konuşmasında “devletin dışardaki itibar ve nüfuzunu kıracak şekilde, iç durumu hakkında asılsız, menfaatlere zarar verecek şekilde faaliyet gösterdiği” öne sürülerek TCK’nın 140. maddesi uyarınca dava açılmıştı. Sonrasında da Selimiye Hapishanesi yolu gözüktü.

Uğur Polat, 22 yaşındayken işkence gördüğü yere “Sis ve Gece” filmi için gittiğinde, “Boyası bile değişmemiş odanın. İnsan başka bir renge boyar. 20 yıldır o çirkinlik aynı kalabilir mi ?” derken, çarkın o boyalı yüzünü ortaya seriyordu. Tiyatro ve sinemayla yoğurduğu sanat hayatı boyunca politik olmaya önem veren Tuncer Necmioğlu da 1985 yılında, devlet tiyatrosunda görevliyken gözaltına alınmış ve DAL’da 17 gün boyunca sorgulanmıştı.

Sinema oyuncularının 12 Eylül’e yönelik değerlendirmelerindeki sertlik, bu yüzden hiçbir zaman azalmadı. Nur Sürer, darbe yapanların hepsine rahat yaşama ortamı sağlandığını, darbe yapanların hiçbir zaman yargılanmadığı için bu kültürün halen devam ettiğini dile getirirken, Lale Mansur, “Hadi diyelim 59-60 konuşulmuyor, tartışılmıyor. Peki 80? Evren? Şu anda şahane bir şekilde resim yapıyor? Kim hesabını soruyor bunların? Onca ölen, kaybolan insan ne oldu? Nereye gitti? Niye kimse bunun hesabını sormuyor? Susurluk ne oldu? Tencere, tava sokaklara dökülmüştük…” diyerek önemli bir eleştiride bulunuyor.

Müjde Ar;  80 sonrası yetişen depolitize gençliğin sorumlusu olarak 12 Eylül’ü gördüğünü ve 12 Eylül’ün bu ülkeye ettiği kötülüğün  40-50 sene sonra anlaşılacağını söylerken, daha kötü bir şey söylememek  için kendisini ne kadar sıktığını bilelim bence. Örgütlü toplum olma fikrinden bu toplumu 12 Eylül askeri darbesi uzaklaştırmıştır diyen Ar, önemli bir ayrıntıyı da atlamamıştır böylelikle.

Bahsini edeceğim örnek, Hollywood’da komünist avı başlatmış McCarthizm dönemini birebir  hatırlatmıyor da ya neyi hatırlatıyor. Mustafa Alabora 12 Eylül darbesinden sonra, sırf “solcu” oldukları için arkadaşları Savaş Dinçel ve Müjdat Gezen’le birlikte şehir tiyatrolarından uzaklaştırılmışlardı.

Sinema ve Siyasetleri
Adları yazıda geçen sinema oyuncularının hepsi de 1968, 1978 ve 12 Eylül  siyasi dönemlerini yaşamış sinema oyuncularıdır. Hepsi de sol siyasete ya yakın durmuşturlar ya da aktif katılmışlardı. Sanatlarını, sol dünya görüşü ile renklendirmişler, bu duruşlarını filmleri ile belgelemişlerdir. Onlar ki Yeşilçam’ın kırmızılarıdır. Türkiye’nin o hızlı siyasi dönemlerinden bugüne getirdikleri kırmızı görüşlerindeki son durumlar üzerinde bir şeyler söylemek gerekiyor.

Yaşanan siyasi süreçten kaynaklı, sinema camiası da toz  duman içerisinde. Siyasi olaylara bakışları birbirinden farklı. Tabiî ki bu nereden baktıklarıyla birebir ilişkilidir; sosyal demokrat olanı, ulusalcı olanı, sosyalist olanı, devrimci olanı diye uzayıp gidebilir. Sinemacılar arasındaki bu farklılıklar kimi tartışmalara yol açmıştır. Son dönemlerdeki sosyal demokrasi kavramı, sinemacılar arasında da çok tartışıldı. Sosyal demokrasi, çok sert ve manidar bulduğum sert vuruşlara maruz kalmakta. Lale Mansur ve Halil Ergün, CHP’nin milliyetçi bir parti olduğunu söylediler. Bu vuruşlara, bir televizyon kanalında, “sosyal demokratlar puşttur” diyerek İlyas Salman’da katılır.

Yeşilçam’ın oyuncularının birçoğunun solculuğu CHP’nin solculuğu ile sınırlı kalmıştır. Müjde Ar, Berhan Şimşek, Serap Aksoy, Tarık Akan, Fatma Girik, Kadir İnanır sosyal demokrasi siyaseti ile barışıklardır. Solculuklarından ötürü sosyal temalı veya 12 Eylül’ü konu edinen filmler de yer alan sinema oyuncuları çok sınırlı kaldı. Bu sinema sanatçılarının kimileri sosyal demokrat kulvara düşerek siyasete atılmışlardır. Halil Ergün, yerel seçimlerde “Beyoğlu Belediyesi Başkan Adayı” olma girişiminde bulunmuştu. Sosyalist bir dünya görüşüne sahip olduğunu bildiğimiz  Ergün, sosyal demokrat olan parti içerisinde yer almış olduğu dönemleri olmuştur. Buna rağmen, CHP’nin sol bir parti olmadığı üzerine çok sert değerlendirmeleri vardır. “Sosyal demokrasi anlayışı sosyalizmden bağımsız oluşamaz.  Bugün faşist bir görünüm var. Yani Türkiye’de kendine sosyal demokrat diyen partileri ben statükocu olarak görüyorum.”  SODEV içerisinde yer almış oluşunu, kendi sosyalistliğiyle ya da şu sağlam sözleriyle ne kadar bağdaştırıyor bilemiyoruz;  “Biz oradan geliyoruz.  68’ ler, DEV-GENÇ hareketi… Ben devrimciyim, sosyalistim. Benim kuşağımın yaşadığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar yaşadım. Bu ülkenin işkencesini, bu ülkenin kahrını, çilesini, sevdasını, umudunu yaşadık. Bunlar bizde çok ağır patolojik şeyler de yaşatıyor. Yani biz hala ayakta durabiliyorsak ben ve benim gibi insanların sırtımızı dayadığımız dünya görüşündendir”.      

Siyasette aktif olmayı seçmiş daha başka sanatçılar da var. Yusuf Çetin 1998–1999 yılları arasında, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in İstanbul İl Yönetimi’nde bulunmuştu. Sonrasında Beyoğlu Belediye Başkanlığı’na aday oldu aynı partiden. Aslında kendisi, SİNE-SEN, ÇASOD, İHD, MKM, Oyuncu- Bir gibi oluşumların içerisinde yer alarak tutumunu belirlemektedir.

Menderes Samancılar ise, 1999 genel seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin Adana Milletvekili Adayı olmuştu. Yine Tuncer Necmioğlu, 1999 yılında Sol Güçbirliği listesinden “İşçi Partisi Beyoğlu Belediye Başkan Adayı” olmuştu. Girik, 1989’da SHP listesinden girdiği yerel seçimlerden zaferle ayrılıp, 5 yıl boyunca Şişli Belediye Başkanlığı görevinde bulundu. Berhan Şimşek ise CHP’den milletvekili seçilmiş bir sinema emekçisidir. Oyunculuğunda olduğu gibi, kırmızılığından da kuşkular duyduğum Şimşek, sinemasında da, siyasetinde de özgürlükçü olamamış birisidir. Tarık Akan’ın da “10 Aralık Hareketi”ne aktif bir biçimde destek verdiğini bir not edelim.

Sinemacılar ve Kürt Sorunu
Yeşilçam’ın muhalif sesleri, 30 yıldır süren bu kirli savaşın bitmesini ve Kürt Sorunu’nun çözülmesini istemektedir. Barış için yapılmış olan eylemliliklere, girişimlere de bu nedenle destek vermişlerdir. Aslında Yeşilçam’ın Kürt Sorunu’na duyarlılığı çok eskilere kadar gitmez. Duyarlılığın, meselenin artık herkesçe tartışıldığı dönemlere denk gelmiş olması, bu duyarlılığın samimiyetini sorgulatmaktadır.

Kürt Sorunu’ndan söz etmenin zor olduğu dönemlerde Yeşilçam’ın sesi çok kısıktı, yalnızca “Derman”, “Katırcılar”, “Hakkari’de Bir Mevsim” gibi filmlerle karşılaşıyorduk. Oyuncuların bu soruna dair konuşmaları, eylemlilikleri olmuyordu. Yılmaz Güney sonrasında, Yeşilçam Kürt Sorunu’nu görmezlikten geldi. 1991’de kurulan ve Kürt illerindeki karakolları inceleyen “Güneydoğu İzleme Komitesi”nin kurucullarından birinin İlyas Salman olması, ardından 1994 tarihinde Özgür Gündem gazetesi bombalandığında Hale Soygazi ile Lale Mansur’un destek için gazeteyi satmalarıyla durum biraz değişir gibi oldu. İzleme Komitesi ve Özgür Gündem satma, dönemin zorluğunu düşündüğümüzde samimiyeti olan çıkışlardır.

Halil Ergün, Türkiye’nin Kürt meselesini çözmek zorunda olduğunu söylemektedir. “Kürt yok’ diyordun, bak nereye geldin? Yalan söylemenin ecele faydası yok. Kim ülkenin bölünmesini ister? Ama bu ateşin de alınması lazım” demiştir.

İlyas Salman, Kırmızı Beyaz kitabında; “Ben dili, kültürü, tarihiyle Türk halkının varlığına ne kadar inandıysam, Kürt halkının varlığına da o kadar inanıyorum” der. Onun ırkçı Türk Solu dergisinde yazı yazması halen tartışılıyor.

Türkiye’de Kürt Sorunu’nun çözümünde aydın ve sanatçıların rollerini oynamadığını belirten Mustafa Alabora; “Bir çığlık attım, eğer halen bir vicdanınız varsa farkına varırsınız. Tabiî ki sanat dünyasında, Yeşilçam içerisinde, bu dev sorunun bilincinde olup da susan, vicdanını kaybetmiş kişiler vardır” Vicdanını yitirmemiş oyunculardan Lale Mansur’un Kürt  Sorunu’nun çözümüne yönelik söyledikleri epeyce cesur. “Ciddi bir Kürt sorunu var ama 30 yıldır kimse insan öldürmekten başka bir şey önermiyor. Diyalog kurulmalı. İngiltere ve İspanya’da aynı şeyi yaşadı. Resmi olarak masaya oturmak zorunda değiller. Ama başka türlü görüşmeler oluyor, olmak zorunda. DTP’ye kalkıp “Bu işi durdur” diyemezsin. Mecbursun PKK’yle temas kurmaya. Bu kadar insan durup dururken mi dağa çıktı? Bunların nasıl indirileceği, nasıl bir rehabilitasyondan geçirileceği düşünülmeli” derken, sorunla ne kadar ilgili olduğunu anlamaktayız.

“Tek legal muhataptı” diyerek DTP’nin kapatılmasını tepkiyle karşılamıştı Mansur. Oyuncu Erkan Can ise, seçim sonrası sürekli “demokratik açılımlı baskı” gören DTP’yi kapatılmadan önce ziyaret eden aydınların içerisinde yer almıştı.

Müjde Ar, kendisinin de hiçbir şey yapmadığının özeleştirisini vererek, “Sanat camiasında da bu duyarlılık yok denecek kadar az. Şemdinli’ye gitmek istedim ama vaktim olmadı. Çocukluğumuzdan beri hep devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü lafını duyduk. Bunun üstüne çok düşündüm. Bu laflar bizim hayatımızı değiştirmede, ileri götürmede ne kadar etkili oldu? Hiç”      

Ergenekon ve Onlar
Son dönemlerde yaşanan iktidar kavgası ya da Ergenekon davası olayı, sinemanın solcularını da etkilemiş, ayrıştırmış, farklı değerlendirmeler yapmalarına neden olmuştur. Aslında sinemacılar arasındaki bu tutum, görüş farklılığı iyi bir sonuca da gitmemize vesile olabilir. “Sol Neydi?” tartışması başlamış oldu. “Sol”un tanımlanması meselesinde, bu camiada da farklı fikirlerin varlığını gördük. Türkiye’de sağçılaşmış, ucu kaçırılmış ulusalcı duyarlılıklarıyla faşizan noktasına gelip dayanmış bir sosyal demokrat parti var. Sosyal demokrat olduğunu söyleyen Tarık Akan’ın, şu son dönemlerde yaşanan siyasi süreci o parti gibi algılamış olmasıyla “Sürü”ye, “Yol”a çok yazık ettiğini düşünüyorum. “Laik kesimi, Ergenekon diye içeri aldılar ve TSK ne olursa olsun sahiplenilmeli” diyen Akan’la camiadaki diğer arkadaşlarının bakışları çok farklıdır.    

 Akan, Ergekon’u irtica ve şeriata karşı bir yapı olarak görürken, camiadaki arkadaşı Lale Mansur, Ergenekon’u buz dağının bir yüzü ve Gladio benzeri yapı olarak görüyor. Mansur daha da ileri giderek, çetin, karmaşık sorusuyla zekamızı test etmekde;  “Süreçle birlikte CHP Ergenekon’un avukatlığını yapacak bir raddeye geldi. Suçlar kanıtlanınca Deniz Baykal ne yapacak? ‘Sayın Öcalan’ denince suç oluyor, ‘Ergenekon avukatıyım’ demek nasıl bir şeydir?” Ergenekon üzerinde düşünen bir başka oyuncu ise Nur Sürer’dir. 12 Eylül darbecilerinin yargılanmamısıyla darbeci kültürün halen devam ettiğini ve Ergenekon’un bunun göstergesi olduğunu belirleyen Sürer’in, Mansur’la çok ayrı düşmediklerini görebiliriz. Aslında, “Aleviler CHP’li. Ben geldim, gidiyorum böyle kaotik bir dönem görmedim. Solcular faşişt, faşistler işçi direnişinin yanında, islamcılar demokrasi diyor, sosyal demokratlar Ergenekon” diyen Uğur yücel’de, her iki arkadaşının fikirlerine katılmaktadır.

İmza ve Onlar
Sinema oyuncularının duyarlılıklarını, tepkilerini, görüşlerini, itirazlarını gösterdikleri eylem yöntemlerinden biri de imza attıkları dilekçelerdir. Bunların en popüler olanları, “Aydınlar Dilekçesi”, “Düşünceye Özgürlük Kampanyası”, “Madımak Müze Olsun”, “Ermenilerden Özür Diliyoruz” kampanyalarıdır. Oyuncular bu kampanyalara imza atarak; duruşlarına, dünya görüşlerine sadık kalmaya çalışmışlardır.

Lale Mansur, Derya Alabora, Hale Soygazi, Halil Ergün, “Ermenilerden Özür Diliyorum” kampanyasına imzalarını atarak, Ermeni Sorunu’na, “Madımak Müze Yapılsın”a ,Yusuf Çetin, Müjde Ar, Tarık Akan ve Halil Ergün imza atarak, Cumhuriyet’in ötekileştirdiği Alevilere, “Düşünceye Özgürlük Kampanyası”na, Lale Mansur imza atarak, hapsedilmek istenen aydınlara ve düşünceye destek veriyorlar.

1984 yılında Kenan Evren’e verilen ve “Aydınlar Dilekçesi” olarak bilinen dilekçe, üzerinde en çok tartışmanın olduğu dilekçedir. “Solcu” Fikret Hakan’ın bu dilekçe yüzünden DGM’de sorgulanınca sarfettiği sözler hâlâ akıllardadır; “Sanatçı arkadaşlar getirince ben de ne olduğunu bilmeden imzalamıştım, böyle bir şey olduğunu bilsem hiç imzalar mıydım? Beni oyuna getirmişler.”  Hakan, “Yılanların Öcü”, “Karanlıkta Uyananlar”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Bitmeyen Yol”, “Muradın Türküsü”, “Ölüm Tarlası”, “Toprağın Kanı” ve “Bir Günün Hikayesi” gibi çok derin duyarlılıklara sahip filmler de rol almıştır. Hatta “Yılanların Öcü” ve “Bir Günün Hikayesi” filmleri yasaklanmıştır. Bakın kendisi de söylüyor; “Bütün o filmler Türkiye’ye, Türk halkına çok şey öğrettiler. Olaylara bakışımızı değiştirdiler. Adına 68 kuşağı denen kuşaktan az ölen olmadı.  Ne yazık ki, onlar öldükleriyle kaldılar. İplerin başındakilerse sonradan köşeyi döndüler ve ideallerini sattılar.” Devlet Sanatçılığı, solcu sanatçılar arasında çok kabul görmeyen bir konu olmasına rağmen, Fikret Hakan, 1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen “Devlet Sanatçısı” ünvanını kabul etmiştir. Ünvan onun olsun, filmler ise bizlerin olsun.

Kaynak :
1- Sinema Söyleşileri-2006, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
2- Özgür Düşün sayı : 27
3- One Dergisi
4- Birgün Gazetesi - 2010

Yazarın Son Yazıları





1 Yorum

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra görünecektir... You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Han Doqan
Mar 14, 2010 1:56

Değindiğiniz bir nokta çok isabetli olmuş. Bence de ergenekon davası gerçek solcuları ayırt etmemizi sağladı. Daha önce sırf Kemalist olan insanlar kendilerini solcu sanıyorlardı (veya solcuları kullanıyorlardı). Şimdi artık öyle değil. Solcular az ama öz……

Yorumla, Koala!

Yorum










Deneme, Manşet, Yazar3 - Eyl 5, 2010 1:10 - Yorum Yok

Hollywood : Nedir Ne Değildir

More In Edebiyat


Müzik, Spot3, Yazar2 - Ağu 31, 2010 21:40 - Yorum Yok

Şox û Şengê, Xerabrengê

More In Müzik


Güncel, Yazar4 - Eyl 4, 2010 22:43 - 0 Comments

Neden Boykot?

More In Güncel