Salı, Şubat 9, 2010 0:22 - Yorum Yok
Uygarlığın çıkmazına doğru bir “Yol”
“Yol”da dünyanın artık son demlerini yaşadığı bir süreçte bir yandan insanın tarihi boyunca yarattığı ürünler ve değerlere ihtiyaç ve özlem göze çarparken artık tükenmiş olan sevgi ve onu simgeleyen değerlerin terkedilmesi sarsıcı bir acıyla yansıyor beyaz perdeye. Sevdiği karısının tanık olduğu vahşet karşısında ölüme gitmesine engel olamayan baba yüzüğünü ve sevdiği kadının son görüntüsünün içinde bulunduğu cüzdanını boşluğa terkederken aslında yaşayan bir ölüye dönüşüyor.
Yol deyince tabii ki hepimizin aklına Yılmaz Güney’in ünlü “Altın Palmiyeli” filmi geliyor. Ancak Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Cormac McCarty’nin ünlü best seller romanı “The Road” (Yol) da hafızalara kazınacak bir hikaye. Avustralyalı yönetmen John Hillcoat’ın aynı adla sinemaya uyarladığı “The Road” Hollywood sinemasının 2000′li yıllarda çıkardığı felaket senaryolarını yerle bir eden nitelikler taşıyor. “Wall E”, “I’am a legend” ve “2012” gibi dünyanın bir anda yıkılışını beyaz perdeye taşıyan filmlerin ardından gösterime giren “The Road”, bu gezegenin olası sonuna tamamen farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor.
On yıl önce dünyada büyük bir patlama meydana geldi ancak kimse tam olarak ne yaşandığını hatırlamıyor. Hayatta kalanlar sadece korkunç bir patlama ve kör edici bir ışık patlaması dışında hiçbirşey hatırlamıyor, bilmiyor. Ancak bildikleri bir şey var ki o da: dünyada günlük yaşamı idame ettirebilmek için gerekli hiçbir şey kalmamıştır. Yiyecek, sebze, içecek, hiçbir şey kalmadığı gibi dondurucu bir soğuk ve fırtınaların hüküm sürdüğü renksiz, tatsız, gri gezegende enerji de yok. Dolayısıyla “Yol”da Hollywod filmlerinin bize gösterdiği gibi ne kurtulmak için nefes nefese son model arabalarla kaçış sahneleri, ne de uçaklarla gökdelenler üzerinde heyecanlı pike sahneleri mevcut.
Hayatta kalabilen son birkaç insan tamamen yıkılmış, harabe ve renklerini yitirmiş puslu bir gezegende yaşamlarını sürdürebilme mücadelesi verirken şekilden şekile giriyor. İşte bu felaket görüntüleri içerisinde yaşam mücadelesi veren bir baba (Viggo Mortensen) ile 11 yaşındaki oğlu (Kodi Smit-Mc Phee) çırpınıp duruyor. Baba tarihi bir uygarlıkta, geçmişte Amerika’dan güneye, okyanusa doğru giden bir yol olduğunu hatırlıyor. Böylece doğduğu yere gidip oradan okyanusa ulaşmaya çalışan baba, oğlu ile birlikte yaptığı yolculukta, insanın tüylerini ürperten sahnelerle karşılaşıyor. İnsan ve insanın yarattığı herşey adeta tiksindirici bir iskeletler yığınına dönüşmüştür. İnsanın yarattığı uygarlıktan geriye sadece virane evler, kırık dökük yollar ve bir de insan eti ticareti kalmıştır.
Amerika’dan güneye, bir çıkmaza doğru ilerleyen “Yol”, aynı zamanda bizi metaforik bir şekilde ABD’nin kuruluş hikayesine de götürüyor. Film boyunca insanların artık kendi çocuklarını bile yediği dünyadaki vahşetin vardığı noktaya dayanamayarak ölüme giden güzel karısını hatırlayan baba, kendisini ve oğlunu hayatta tutabilmek için akla gelebilecek herşeyi yapmaya hazır bir ruh haline girmiştir. Ancak baba ve oğul herşeye rağmen hala iyi insan olarak yaşamlarını sürdürmenin idolleri olarak insanın vahşi varolma içgüdüsüne karşı direnmeye çalışıyorlar.
İnsanın tüylerini ürperten korkunç sahneler arasındaki gidiş gelişler perdeye yansırken, baba ve oğul yer altındaki bir yığınakta bulabildikleri konserve yiyeceklerini bir el arabasına yükleyerek okyanusa doğru yürümeye çalışıyorlar. Ancak yiyecek ve içeceğin tükendiği, korkunç ve acımasız bir vahşetin sürdüğü bu dünyada hayatta kalabilmek artık katlanılmaz bir mucizeye dönüşmüştür. Bu korkunç gezegende kurtulabilen birkaç insan da savunma güdüsüyle tamamen yaşamını korumaya yönelmiş, barbarlığa ve yamyamlığa geri dönmüştür. İnsanlığın tarihi boyunca oluşturduğu ahlak ve etikten eser kalmamış, insan hayatta kalabilmek için kendi yavrusunu yiyebilecek kadar vahşileşmiştir. Fakat nesli tükenmekte olan insan türü içinde iyileri temsil eden baba ve oğul hala iyilik ve kötülüğün keskin sınırları üzerinde sonuna kadar direniyorlar.
Oğlunun yamyamlaşmış güruhların eline geçmesini engellemek için sürekli çırpanan baba, olası bir tehlike karşısında oğluna verdiği silahı kafasına sıkıp intihar etmesini ısrarla öğretmeye çalışması gerçekten etkileyici. Her karesi son derece çarpıcı ama gerçekçi ve sarsıcı olan filmde iyinin paradoksları ve varabileceği sınırları da çarıpcı bir şekilde görüyoruz. Bu arada baba ve oğulun yolculukları boyunca karşılaştıkları birkaç insanla ilişkileri konusunda didişip, iyilik ve kötülüğün kavgasını yürütürken, çarpıcı hesaplaşmalara da tanık oluyoruz.
“Yol”da dünyanın artık son demlerini yaşadığı bir süreçte bir yandan insanın tarihi boyunca yarattığı ürünler ve değerlere ihtiyaç ve özlem göze çarparken artık tükenmiş olan sevgi ve onu simgeleyen değerlerin terkedilmesi sarsıcı bir acıyla yansıyor beyaz perdeye. Sevdiği karısının tanık olduğu vahşet karşısında ölüme gitmesine engel olamayan baba yüzüğünü ve sevdiği kadının son görüntüsünün içinde bulunduğu cüzdanını boşluğa terkederken aslında yaşayan bir ölüye dönüşüyor.
Bu nostaljik duygusal karelere paralel olarak filmde insanın yarattığı bütün bu uygarlık ve değerlerin aslında insanın canı söz konusu olduğunda ne kadar da yapay ve kolay vazgeçilebilir olduğunu çarpıcı bir şekilde görüyoruz. Bu belki Doğu toplumlarında hala izleri bulunan kendini sevdikleri ve idealleri uğruna feda etme fikriyatında anlamsız gözükebilir ancak bu değerlerin artık yok olduğu Batı toplumlarında sarsıcı ve düşündürücü bir eleştiri gibi de ele alınabilir.
John Hillcoat‘un büyük bir başarıyla sinemaya uyarladığı “Yol”un başrollerini Viggo Mortensen, Charlize Theron, Robert Duvall ve Guy Pearce paylaşıyor. Avustralya’nın Queensland bölgesinde 1961’de doğan yönetmen John Hillcoat “The Road”dan önce “Ghosts… of the Civil Dead” (1988), “To Have and To Hold” (1996), “The Proposition” (2005) gibi filmleri yönetti. Yazar Cormac McCarthy’nin “No Country for Old Men” (İhtiyarlara Yer Yok) isimli romanı da daha önce Joel ve Ethan Coen kardeşler tarafından sinemaya uyarlanmıştı.
Yazarın Son Yazıları
- “Welcome” İstanbul’a geliyor
- Hiçbir Yer Vaad Edilmiş Topraklar Değil
- Fransız Sinemasına Kürt Yıldızı
- Atom Eyoyan’ın Adoration’u Gösterimde
- ‘Toprağın Üstünde Kalacağız’ Ya da…
- Bahman Ghobadi İran kedilerinden bahsediyor
- İçimizdeki Düşman: Trajikomik bir Cezayir epiği
- 'Kürt sineması Kürtçe olmalıdır'
- “Soysuzlar Çetesi” ve Alegorik Bir Şiddet Gösterisi
- Akvaryum Umut Vadediyor
- Hollywood : Nedir Ne Değildir
- Neden Boykot?
- Şox û Şengê, Xerabrengê
- Feda, Veda ve Bawke
- Ararat Dağı Eteklerinde Bir Gezinti
- Değişime 30 Gün Kala
- Kasap
- Filmi 11 yaşındaki oğlum ile birlikte izledim . Başını kaçırmışız ne yazık ki a...
- az evvel bu filmin bir kısmını trt'de izledim. tamamını izleyemedim ama çok sevd...
- şimdi trt 1 de izledim bu filmi gerçekten taktire şayan bir film izlmensei gerek...
- Hem gocuk giyip hem özel okulda okuyosun
Okulun sağ yolun sol...
Bu ne iş gard...
- ama bizimde atalarımızdan duyduğumuz kadarıyla sımkoda kürt milletine bi çok ezi...
- Öncelikle zeitgeist hakkında bize tartşma imkanı verdiği için Helin\'e
çok çok...
- Öncelikle Berlin in yagmurlu bir gecesinden sevgilerimi sunarak baslamak istiyor...
- bu filmi dü izledim 10 numara hacı...
Deneme, Manşet, Yazar3 - Eyl 5, 2010 1:10 - Yorum Yok
Hollywood : Nedir Ne Değildir
More In Edebiyat
- Ararat Dağı Eteklerinde Bir Gezinti
- Kasap
- Kadın Yoktur
- Kemal Kılıçdaroğlu’na Açık Mektup
- Belki De En Baştan Başlamalı
Müzik, Spot3, Yazar2 - Ağu 31, 2010 21:40 - Yorum Yok
Şox û Şengê, Xerabrengê
More In Müzik
- Pop Müziğin Kralı’na Son Veda
- Hayat Hırsızı Bir Darbe Kültürü: Arabesk
- En İyi Sanatçı, Ölü Sanatçı Mıdır?
- Müzik ve Ruh
- Arap Işıması: Feyruz


Yorumla, Koala!