Pazartesi, Ocak 18, 2010 2:47 - 1 Yorum
Düşünme Üzerine
Modern insanın ölümü hep bir “son an” olarak, yaşamı yarıda bırakıp kesen bir felaket olarak düşünmesi zavallılık değildir de nedir? Oysa böyle bir dünyada kişinin mutlak bir uyanıklık ve sahip olduğu sarsılmaz iman ile kendisinde yankılanması gereken hakikat şu değil midir: Kaybedecek neyin var?
Düşüncenin tahayyülü için vazgeçilemeyecek bir kavramdır yol. Düşünme ediminin yol kavramı ile kavranışı boşuna değildir. Bu çok temel bir pratiğe göndermede bulunur. Bunlar yürüme tarzlarıdır. Çoğu kez düşünme nereye varacağını, nasıl işleyeceğini, kendi kendini hiçbir dolayım olmadan ifade edebilen bir hakikat gibi bir ”çizgisellik” dahilinde yürütür. Eleştirel teori yetmez, düşünme her şeyden önce kendi selameti için zorunlu ve mütemadiyen sürecek bir iç müzakereye sahip olmalıdır : Düşünmenin düşünmeyi düşünmesi. Meditasyonlar ya da refleksiyonlar da yetmez. Kendilik için tüm bunları mümkün kılacak olan “zorunluluk”un biricikliğini kavramaktan geçer. Düşünmek başka türlü düşünmektir. Ancak başka türlü düşünülür. Bugün düşünmemiz gereken “şey” nedir? Düşünür için düşünmenin en mümkün noktası ya da düşünmenin mümkün koşulları… Şu an için, artık, kişi için en spesifik deneyim olarak, düşünme deneyiminin formülasyonu zorunluluk, belirlenim, fark, çokluk planları üzerinde kurulabilir görünmektedir. Yeni düşünmenin kategorileri. Kant’ın kategorileri öldü. “Bir oyun eğer neyle neticeleneceği bilinmiyorsa, oynanmaya değerdir” (Düşüncenin Foucaultcu tahayyülü). Tıpkı nereye varacağı bilinmeyen bir yolda yürüyüşü mümkün kılan öngörülemezlik. Neyi düşüneceğini peşinen bilen bir düşünce, hakiki bir düşünme sayılabilir mi? Felsefenin en temel sorunu hep bir “başlangıç”ın, hep bir “ilk” in peşinde olmasıdır ( idea, madde, töz, neden vs…) Felsefenin daha düşünmeye başlamadan bir ön-hakikat olarak kabul ettiği, tayin ettiği bir başlangıç teması tamamen naif bir inanca dayanır ve felsefe bir başlangıç tayin ettiği andan itibaren düşünmemeye başlamıştır. Düşünmeye başlayamama nosyonu ( Düşüncenin Heideggerci tahayyülü). Yani düşünür hakikati, doğruyu, güzeli aramak, bulmak ister. Peşinen kabul edilmiş bir hakikat istenciyle belirlenmiş düşünce.. Bu kabul, düşüncenin bir imgesi, bir yüzü olduğunu varsayarak iş görür. Oysa düşüncenin bir başlangıca sahip olduğunun teminatını bize veren şey nedir? O, zorunlu olarak bir başlangıca sahip olamaz: “Daima ortadayızdır” (Düşüncenin Deleuzecü tahayyülü). Daima ortada olduğumuz ve bir düşüncenin asla başlamadığını, düşüncenin bizatihi “dışarısı” tarafından temellük edildiğini fark etmek, çünkü bir başlangıca sahip olma kudreti felsefeye ait değildir. Zorunlu olarak ortadan bir giriş yapmak, sonsuz sayıdaki olası girişlerden salt biriyle bir giriş icat etmek .
Bir nesneye sahip olmayan bir yüze, bir imgeye sahip olmayan, öngörülemeyenin, belirlenemeyenin teşvik ettiği bir düşünümsellik kipi, bir deşifrasyon ya da putkırıcılığa indirgenemeyecek bir düşünümsellik kipi… “Henüz düşünülmemiş olanı”, “Düşünülemez olanı” düşünmek. Kişi ancak ve ancak bilmediği ve asla bilemeyeceği şeyi düşünme zorunluluğuna sahip olmaktan başka ne yapabilir ki?
Düşünür doğal bir süreç ya da bir kendindenlik olarak değil, mutlak bir mecburiyetin, katışıksız bir zorunluluğun yarattığı acziyet eşiğinde düşünmeye başlar. Ve böylece düşünme, bütün dünyanın kendisi tarafından temaşa edildiği yanılsamasına sahip olan bir “benlik” in bilinçli bir yaratımı değil, merkezileştirilmiş bir öznenin, özerk bir bilincin edimi olarak değil, aksine belirlenimlerin daha doğrusu çokluk olarak varolan belirlenimlerin etkileriyle meydana gelirler. Düşünürün başarmak istediği şey, tam da zorunlu bir düşünceye nasıl varılacağı sorunudur. Bu, kaygı olarak düşünme ya da düşünmeye zorunlu olmak değil, düşünürün zorunlu olarak bir düşünme tarafından nasıl işgal edileceği sorunudur. Düşünülecek olan, düşünülmesi gereken seçilmez, seçilemez. Sadece ve sadece dışarısının belirsiz yasalarına tabi olunur. Velhasıl düşünür, zorunluluk tarafından temellük edilmektedir.
Felsefe dışarısı ile zorunlu olarak bir bağ kurar ve daima dışarısı tarafından işgal edilir. Kendi başlangıcını bir ön-varsayım, bir ön-hakikat olarak kabul etmeyi bırakıp veyahut “ilk olan”ı asla temellük edemeyeceğini anladığında zorunlu olan kendini açığa çıkaracaktır. Bir zorunluluğa varma ya da temellük etme/edilme durumu her zaman çift yönlüdür. Ve temellük eden ile edilen arasındaki ayrım geçersizdir. Düşünme, her zaman için bir “karşılaşma” ile doğar, bir karşılaşma koşulu altında gerçekleşir. Tecrit edilmiş bir “ben” ya da yalıtılmış bir kendilik sahtedir, yanılsamadır. Hem düşünce planında hem de yaşam pratiğinde söz konusu olan hep bir karşılaşma, rastgelişlerdir. Tıpkı neticesi yıkım ve karanlık bir keder olacak olan bir aşkı yaratan belirsizlik ile içkin bir karşılaşma gibi. Düşünme, kendilik için bir imkan olarak vardır ve karşılamaların niteliğini belirleyen şey karşılaşmaların etkilerine maruz kalan kendiliğin vereceği mukavemet ve mukavemet katlarıdır. İşte bir bedendeki “yeğinlik miktarı” nosyonu bu sorun ile ilgilidir. Bir düşünce hiçbir zaman bizatihi kendisi olarak bir anlama sahip değildir. Yanlızca onu temellük eden ve edecek olan dışarısıyla anlam kazanır, yeniden-anlam kazanır.
Sözü edilen dışarısının dışsal dünyayla hiçbir ilgisi yoktur. Dış dünyadan daha uzak, çok daha uzak, belirlenimlerin asla temellük edemeyeceği, tanımlanamayacak, izah edilemeyecek, dilin sınırları içinde kalmayacak bir mutlak dışarısı. Burada paradoksal olan taraf, hiçbir düşüncenin dilin sınırları dışında kalmayacak olmasıdır. Bu şekilde kurulan mutlak dışarısı ben’in, dünyanın dışarısı değil fakat düşünmenin henüz düşünmeye başlamadığı bilinmeyene, imkansız olana duyulan içliliktir. Düşüncede içerisi-dışarısı problemi bir karşıt çiftler problemi değildir. Düşünmenin sahip olduğu bir dışarısı ama dışsal olmayan bir dışarısı. Artık dışarısı, içerinin dışarısı değildir. Çünkü içerinin dışarısında kalan bir dışarısı yoktur. Mutlak bir dışarısının mümkün koşulları aranmalıdır.
Temel düşünme deneyiminin üzerinde işleyeceği mekan bir selamet teknolojisini mümkün kılan düşünmedir. Bir neşebilim tarafından işgal edilen düşünürler bir zorunluluk olarak sınır-durumlar ile karşı karşıyadırlar. Çıkmak, kurtulmak.. Bunlar sınır deneyimleri olarak var olurlar. Sınır olarak insan, sınır olarak dünya. Hep sınır ile başlanılır. Bir bilinç hayaldir. Sadece ve sadece belirlenimlerin içinde varolabilecek atlayışlar vardır. İnsan olmanın tüm muğlaklığına rağmen en temel belirlenimler olarak (Dünyada bulunmak, Dil, Ölüm) ile yazgılı olmakla birlikte kişi bir imkan olarak, bir firar kabiliyeti olarak atlayış kudretine sahiptir. Belirlenimler mutlak sabitlikler değildirler. Ölüm bile mutlak bir belirlenim değildir. Nereden geldiği belli olmayan, daha hiç bir şeyin başlamadan olup bittiği bir yazgı olsa bile. Arzu veya iştiyak hep dışarıdan gelir ve bununla birlikte iştiyakı belirleyen, iştiyak ateşini var eden belirsizlik ile belirlenmiş karşılaşmanın arayıp bulduğu bedendeki mukavemettir. Bu, yılın en sıcak günlerinde oruç tutmaktır, bedenin imkansız kefaretidir. İştiyak, karşılaşma ile beden arasındaki olaydır. Bu, çokluk üzerinde hareket eden temellük etme/edilme hareketi, bir ayartma ve ayartılan bedenin oluşturduğu etkiler ile çok özel bir sirayet etme tarzı ve zar atımlarının ortaya çıkardığı bedendeki eşsiz “olay“dır.
Kendilik zorunluluk tarafından belirlenen kaçınılmaz olanın, engellenemeyenin tüm hızı ve şiddetiyle işgal edilir. Bu tıpkı sonsuzluğa açılan bir aşk ya da bir bedeni temellük edecek olan derin bir melankoli yoluyla gerçekleşen bir el koyma pratiğidir. Bunlar sirayet etmelerdir, yayılımlardır. Düşünme pratiği kaçınılmaz şekilde öznelliği krizin içine sürükler. Şüphesiz krizler eşikler ile ilgilidirler ve her eşik, her eşik atlama yeni bir anın, yeni bir zamanın, yeni bir şiddetin habercisidir. Bu hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını gösteren yenilenen düşünme ile bir terbiye etme pratiğini mümkün kılacak olan olaydır. İşgal edilmiş öznellik artık problemli ve hasta bir kendiliktir. Sarsılmış, ayarı bozulmuş bir öznelliktir. (Yaşamda Ayar Bozma nosyonu). Düşünür zorunluluğa cevap vermek ister. Zorunluluğun her hamlesine karşılık yeni bir ayara, yeni bir mekana kavuşmak ister. Çünkü verilmiş, stabil bir ayar yoktur. İçinde kendini evinde hissedeceği, kendini güvende bileceği mutlak bir ayar, bir mekan yoktur. Asla sabitlenecek bir ayar yoktur. Düşünmede temel olan şiddettir, felakettir, zorlamadır. Bu, dışarının şiddetidir. Şiddet düşüncenin maruz kaldığı ve etkileri altında düşünmeye başladığı kudrettir.
Dışarının şiddeti ve bununla birlikte engellenemeyen bir temellüğün zorlaması altında oluşan acz, şiddetin yerleşeceği kudretin yatağıdır. Kişi tam da bu anda kudret istemeye başlar. Bir kuvvet olarak şiddet. Bu, duvarlara değmeden geçmektir. Düşüneni bozan, düşünene kötülük yapan bir şiddet zaten bozmayan ve kötülük yaratmayan bir düşünme neye yarar ki? Bir kudret toplayıcılığı olarak sufi teknolojisinin nihai muradı, aşılamayacak eşiklerin varlığını deneyimlemektir. Kendinden vazgeçmek, kopmak. kendinden dışarı çıkmak, ruhun mahpusu ya da bedenin mahpusu içinde katedilen pratikler, bir sığınak olarak dinginliği bahşedebilir fakat nihai eşik dinginlik midir? Veyahut nihai bir eşik var mıdır?
Bedenin bir performans kipi olarak beliren sufi deneyimi, bir hareket, bir mekan işgal etme biçimi şeklinde ortaya çıkar. Sufi yavaşlıktan başka bir şeye sahip değildir ve temellük ettiği/edildiği yavaşlık tıpkı bir pervane gibi kendi çevresinde sonsuzca devinen ve devinmenin elde ettiği kudret ile yanmaktan başka bir şey değildir.
Düşünce hiçbir zaman kuramsal olanın meselesi haline gelmedi. Düşüncenin akademi tarafından nasıl temellük edildiği ve edilmekte olduğu düşünmeye değer bir problemdir. En büyük yanılgı düşüncenin doğal ve kendiliğinden bir biçimde akademiye ait bir etkinlik olarak görülmesidir. Fakat mesele sadece düşüncenin akedemi tarafından temellük edilmesi değil, düşünceyi kendi için içkin bir yurt olarak kuran akademik söylemler ve hakikatlerdir. Zaten artık sorun hakikatin olup olmaması değil, bizatihi hakikatin kendisi ve nasıl temellük edildiği problemidir. Dünyanın bir hakikate sahip olmadığına inanılabilir fakat en nihayetinde bu bir hakikatin olmadığını hiç bir zaman bize kanıtlamaz. Akademi mevziler inşa eder ve bu mevziler gerçeği tamamen ihata edecek iddasıyla hakikatlerin üretildiği uzamlar olarak iş görürler. Bu mevzilerin güç ilişkileri ile olan kopmaz ve ayrılmaz doğaları dikkate değerdir. Hakikat üreticileri olarak düşünce mevzileri artık muktedir algılama mekanlarıdır, sabitleştirilmiş planlardır. Oysa düşünce hiç bir mevziye, hiç bir mekana ait olmayan bir “şey” yaratmak ister. Düşüncenin hangi akla hizmet ettiği belirsiz olan, düşünmenin daha düşünmeye başlamadan neyi düşüneceğini belirleyen metodolojilerle işi olamaz. Bilinmeyenin, beklenmeyenin, öngörülemeyenin ancak ve ancak bir yürüyüşü mümkün kılacak yol stratejilerine ihtiyacı vardır. Hayat sonsuz ve daimi olarak şeylerin birbirini temellük etme oyunudur. Düşüncede temel işlev kaçmaktır. Zorunlu olarak bir mekana, ulaşılamayacak, erişelemeyecek güvenli bir “başka yer” arzusuna sahiptir. Böyle bir arzunun akıbetinin ne olacağını bilmese bile. Tıpkı bir gerilla pratiği gibi kayıtlardan kurtulmak ister. Nereden geldiği belli olmayan grupların oluşturduğu bir gerilla müfrezesinden bir düşünme yaratmak.. Şüphesiz bu büyük bir iş olurdu. Nereden geldiği belli olmama hali artık kişiye ait değildir zira bir militan içli olduğu için militandır ama bu içlilik salt ona ait değildir, taşar. Bir militanın temellük edildiği mekan, bir karşı-mekan olarak bir dağ ve hiçbir yere ait olmayan, temellük edilemeyecek, gerçekte olmayan bir vadinin derinlikleridir. Tam da buradan bir militan sayısız, çok katlı belirlenimler ile varolan zorunluluğa cevap vermek ister: Ölümüne atlayış. Yaşamda içlilik nosyonu. İçlilik sanki hiçbir zaman onarılamayacak şekilde kopmuş bir bağın, telafi edilemeyecek bir yorgunluğun üzerinde yeşerir. İçlilik bir direnç, bir mukavemettir, dünyanın yitirdiği kudrettir. En temel modern hakikat: Artık dünyaya inanmıyoruz, yaşama inanmıyoruz, ölüme inanmıyoruz, kendimize inanmıyoruz. Yitirilmiş bir imanın ardından dünyayla bağı kopmuş insanın izah edilemez bir gaflet içinde ölümsüzlük stratejileri araması beyhude değildir de nedir? Modern insanın ölümü hep bir “son an” olarak, yaşamı yarıda bırakıp kesen bir felaket olarak düşünmesi zavallılık değildir de nedir? Seküler boş bir inanç ile ölümün açacağı sözde imkanlarla kişinin kendini avutması bir bastırma değildir de nedir? Oysa böyle bir dünyada kişinin mutlak bir uyanıklık ve sahip olduğu sarsılmaz iman ile kendisinde yankılanması gereken hakikat şu değil midir: Kaybedecek neyin var?
ibrahimucar13@hotmail.com
1 Yorum
Roza N. Legere
Yorumla, Koala!
- Hollywood : Nedir Ne Değildir
- Neden Boykot?
- Şox û Şengê, Xerabrengê
- Feda, Veda ve Bawke
- Ararat Dağı Eteklerinde Bir Gezinti
- Değişime 30 Gün Kala
- Kasap
- Filmi 11 yaşındaki oğlum ile birlikte izledim . Başını kaçırmışız ne yazık ki a...
- az evvel bu filmin bir kısmını trt'de izledim. tamamını izleyemedim ama çok sevd...
- şimdi trt 1 de izledim bu filmi gerçekten taktire şayan bir film izlmensei gerek...
- Hem gocuk giyip hem özel okulda okuyosun
Okulun sağ yolun sol...
Bu ne iş gard...
- ama bizimde atalarımızdan duyduğumuz kadarıyla sımkoda kürt milletine bi çok ezi...
- Öncelikle zeitgeist hakkında bize tartşma imkanı verdiği için Helin\'e
çok çok...
- Öncelikle Berlin in yagmurlu bir gecesinden sevgilerimi sunarak baslamak istiyor...
- bu filmi dü izledim 10 numara hacı...
Deneme, Manşet, Yazar3 - Eyl 5, 2010 1:10 - Yorum Yok
Hollywood : Nedir Ne Değildir
More In Edebiyat
- Ararat Dağı Eteklerinde Bir Gezinti
- Kasap
- Kadın Yoktur
- Kemal Kılıçdaroğlu’na Açık Mektup
- Belki De En Baştan Başlamalı
Müzik, Spot3, Yazar2 - Ağu 31, 2010 21:40 - Yorum Yok
Şox û Şengê, Xerabrengê
More In Müzik
- Pop Müziğin Kralı’na Son Veda
- Hayat Hırsızı Bir Darbe Kültürü: Arabesk
- En İyi Sanatçı, Ölü Sanatçı Mıdır?
- Müzik ve Ruh
- Arap Işıması: Feyruz


Ama işte, “düşünmek sandığımız şey değilmiş” gibisinden bir başka Dışarı da yakamıza her daim yapışır. Dağların en uçlarında “anlamak” atlayışları yapmak, ister istemez dip’leri de hesaba katar. Zerdüşt’ün gezintilerini uçuşlarını, hele “ortama” değil bizzat “hakikat”e yapılan atlayışlarını da düşünmek gerekir. “Hakikati söylemek, bu arada oku ve yayı iyi kullanabilmek.” Friedrich Nietzsche
Felsefe’den onun Nedir’ine aldığınız düşünme yolunda unuttuğunuz bir şey var, o da: “Felsefe Nedir?” Ve de Dışarı, mutlağın dışarısıdır: uzaklığın uzanamadığı, yakınlığın yakınlaşamadığı…