<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>KoalaKultur</title>
	<atom:link href="http://www.koalakultur.com/Index.php?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.koalakultur.com</link>
	<description>Asi, Agresif, Tembel, Kültür Manyağı...</description>
	<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 23:18:21 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Hollywood : Nedir Ne Değildir</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2993</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2993#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 23:10:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Medet Dilek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar3]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2993</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="hollywood.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/hollywood.jpg"><img class="alignnone" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/hollywood.jpg" alt="hollywood.jpg" /></a>  ABD, Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi’ni ( HUAC ) 1947- 1956 tarihleri arasında kurduğunda artık bir daha dönüşü olmayacak şekilde Hollywood’u sağ raya çekerek düzen vermişti. Komite’nin derinlikli ama kimi zaman komik çalışmaları hollywood’u bir daha kendisine getirememiştir, o Hollywood artık Amerikan Rüyasından bir daha uyanamadı. Ne bu rüyayı 1969 yapımlı olan ve gösterimini engellemek için pornografik görülerek X Rated kategorisine sokulan “Geceyarısı Kovboyu” yıkabildi ne de  “Guguk Kuşu”  ne de “Başkanın Adamları” bozabildi.<span id="more-2993"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><img class="alignnone size-full wp-image-2216" title="medetdilek11" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/medetdilek11.jpg" alt="medetdilek11" width="150" height="227" /></h3>
<h3>Medet Dilek </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"><br />
     </p>
<p><strong> “kendimi kurtarmak için suçsuz kimseleri kötüleyemem, </strong></p>
<p><strong> yılın modasına uyamam “</strong>    Lillian Hellman                             </p>
<p>Birçok insan ama birçok insan Hollywood’u bilir ya da onun yıldızlarından birçoğunun adını teker teker söyleyebilecek bir durumdadır. Ama bu yanılsamalı bir durumdur, bildiğini sandığımız Hollywood, bilmediğimiz Hollywood’la hiç alakası da yoktur. Asıl olan bilmediğimiz, bilemediğimiz Hollywood’un ortaya çıkarılmasıdır.</p>
<p>ABD, Hollywood’yla zihinleri tutsak almıştır. Hollywood çoğu zaman başka bir ABD’yi beyazperdeye taşımıştır. Güçlü, yenilmez, eksiksiz, mutlu, modern, özgür ve kurtarıcı ABD’yi zihinlere kazımıştır. Hollywood  filmlerinde eleştirilen, yargılanan, suçlanan ya da yoksul ABD yoktur. İktidarlarla ayrışım içerisine değil, onun sözcüsü ve gönüllüsü olmada çok başarılı olmuştur.</p>
<p>Belki ABD’nin kendisi de sinemasının dünyayı bu kadar biçimlendireceğini, bu kadar kazandıracağını ilkin bilmiyordu. Amerikan Sineması, ilk doğuş döneminde ve ondan sonraki bir kısa döneme kadar sinemayı sinema olarak yaptı. Sinemayı 7. sanat olarak gördü, kimi insani değerleri önemsedi ve bu değerleri de filmlerine konu edindi, Geceyarısı Kovboyu, Gazap Üzümleri filmleriyle yoksul hayatlara el attı. Ama Hollywood büyüdükçe, konuları küçüldü. Filmlerini dünyaya pazarladıkça, o daha da devleşti. Dünya sinemasını etkisi altına aldı, dağıtım şirketlerini kendisine bağladı. Hollywood’un asıl işi sinemanın, dışında her işi yapar hale geldikçe; <strong>“bir lağım”</strong> ( Wilson Mizner ),<strong> “uzun gölgeler saçan cücelerin dünyası”</strong> ( sheila graham ), <strong>“dünyanın en güzel esir pazarı”</strong> (moss hart ) ve<strong> “öpücüğünüze on bin dolar, ruhunuza beş sent verdikleri yer”</strong> ( marilyn monroe ) oluverdi.</p>
<p>Hollywood’un çarkı içerisinde çalışmış olan birçok kişi onun hakkında kimi önemli açıklamalar da yapmışlardır. Sessiz sinemanın yönetmenlerinden olan Erich Von Stroheim, Hollywood’un gerçekliği dışladığını ve onun <strong>“sosis fabrikası”</strong> olduğunu söylemişti. Kimi sinema araştırmacıları da Hollywood’u anlamak ve değerlendirmek konusunda girişimler içerisine girmiştir.<strong> “Hollywood film şirketleri, dünyayı kendi pazarları haline getirmişlerdir. Dünün ve bugünün hatta yarının Amerikan Sineması da, her tür olanağı kullanarak ( teknik, sanat, siyaset ve beyin yıkaması ) başarabilen tek show pazarlamacısıdır.”</strong> ( 1 )  <strong>“Amerikan sineması dev bir sanayidir, sinemanın en güçlü ve gerçek sanayisidir. Bir kültür’ü yayan, bir yaşam tarzını tanıtan, pazarlayan ve siyasal baskıları, Pazar kapmaların paraleli içinde kabul ettiren bir Düş Fabrikası’dır.”(</strong>1)</p>
<p>Hollywood, oluşturmuş olduğu yapıya uyum sağlamayan ve karşı çıkan birçok oyuncuyu, yönetmeni, senaristi harcamada hiç çekinmemiştir. Bununla birlikte Hollywood sistemine karşı olup da burada kalabilmek uğruna felsefelerine, yaratıcılıklarına uymayan çalışmalara imza atan yönetmenler, oyuncularda çok olmuştur. John Huston bunlardan birisidir. Bunların içerisinde başarılı filmlerin arkasını, ruhunu, düşüncelerini sermayeye teslim ettikten sonra geri getiremeyenlerde vardı, <strong>“Asi Gençlik”</strong> filminin yönetmeni olan Nicholas Ray bunlardandır.</p>
<p><strong>Pazarı<br />
</strong>Hollywood sinema sektörü, diğer dünya sinemalarını avucunun içine almıştır. Harvard Business Review’ın şu tahmini sizi düşündürmez mi : Hollywood dünya çapında gösterilen bütün filmlerin yüzde 80’inden fazlasını sağlıyordu . Diğer istatiksel veriler de çok düşündürücüydü ; 1933 yılında, yerel endüstri 89 film üretirken 421 film ithal etmiştir, ithal edilen bu filmlerin 309 tanesi Hollywood’dan alınmıştı. 1936 yılında ithal edilen 367 filmin 328’i ABD’den gelmekteydi. Hollywood filmleri 1930’lar boyunca Meksiko Kenti’nde gösterim mekânlarının yüzde 78,9’unu işgal etmişti. 1939 yılında, Hollywood, dünya genelinde gösterilen filmlerin yüzde 65’ini sağlıyordu. 1950’li yılların ilk döneminde bütün dünyadaki sinema gelirlerinin üçte ikisi ABD’ye gidiyordu, Hollywood filmlerini 135 milyon yabancı seyrediyordu.</p>
<p>Dünya sineması bu istatiksel verilere karşı kimi önlemler geliştirdi. Almanya, Britanya, Macaristan, Avustralya kendi sinema endüstrilerini destekleyen koruyucu yasalar çıkardılar. Bunun yanısıra Avrupa Sineması, Hollywood’un hegemonyasına karşı , Avrupada ortak film üretimi ve dağımı için Film Europe yapılanmasını geliştirmişlerdi. Yeni Gerçekçiliği doğuran İtalyan Sinemasının bu hegemonyaya karşı direnişi çok kısa sürmüştü. ABD, 1954-1959 tarihleri arasında, depolarında bekleyen 2000 filmini İtalya’ya göndermişti. 1927’lerde İngiliz Hükümetinin, ülkelerinde gösterilen filmlerin sadece % 5’inin İngiltere, büyük çoğunluğununsa Amerika kaynaklı olduğunu, bu durumun Amerikan değerlerini yansıttığını ve Amerikan mallarına vitrin görevi gördüğünü söylemiş olmaları, hegemonyanın boyutunun nerelere kadar yayıldığını bizlere göstermektedir.</p>
<p>Sinemayı 7. sanat olarak görüp ve bunun da gerekliliğini yerine getiren kimi ülke sinemaları, dünyaya açılım konusunda büyük sorunlar yaşıyor olsalar da, Amerika Sinemasının hegemonyası altında olmuş olsalar da, durmuş oldukları yer onurludur. Onların sineması bir kahraman ( Yıldız Savaşları, Batman, Süperman, Hulk, Örümcek Adam, Terminator, Rambo ) sineması değil, insan sinemasıdır.</p>
<p><strong>Hollywood’a Siyasi Dizayn</strong></p>
<p>11 Eylül sonrasında Pentagon,  Hollywood’un yapımcılarını, yönetmenlerini, oyuncularını toplar. Onlardan siyasetlerine destek çıkmalarını ister. Pentagon bütün olanaklarını sinemacılara açacaktı ama bunun karşılığında ise çekimlerden önce senaryoyu kontrol edecekti. Bilinmelidir ki Hollywood ile Pentagon arasındaki ilişki 11 Eylül sonrasında başlamış değildir, bu ilişki çok öncelere kadar gider. Vietnam’ın Sovyetler Birliği’nin ve Ortadoğu’nun konu edildiği filmleri şöyle bir hatırlamaya çalışın, bu ilişki ile yüzyüze mutlaka geleceksinizdir.</p>
<p>Hollywood ile Pentagon arasındaki bu ilişkileri anlatan 2003 ve 2004 yıllarında iki belgesel film yapılır. <strong>“Hollywood and Pentagon: Dangerous Liosons ( Hollywood ve Pentagon : Tehlikeli İlişkiler )” </strong>ve David L. Robb’un  <strong>“Operation Hollywood : How The Pentagon Shopes ( Operasyon Hollywood : Pentagon Nasıl Biçimlendirir” </strong>adlı kitabından aynı  isimle hazırlanan  bir filmdi. Pentagon’un belgelerine ulaşan Robb, o ünlü <strong>“Lassie”</strong> filminde bile Pentagon’un izini görmüş. Pentagon’un kimi zaman çok etkin olarak dizayn etmiş olduğu Hollywood’u bazen de devletin şekillendirmek için yoğun çalışmalar yapmış olduğu görüyoruz. Devletin Hollywood’a damgasını vurduğu en büyük olay  tarihe Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi olarak yazılacaktır.</p>
<p>ABD, Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi’ni ( HUAC ) 1947- 1956 tarihleri arasında kurduğunda artık bir daha dönüşü olmayacak şekilde Hollywood’u sağ raya çekerek düzen vermişti. Komite’nin derinlikli ama kimi zaman komik çalışmaları hollywood’u bir daha kendisine getirememiştir, o Hollywood artık Amerikan Rüyasından bir daha uyanamadı. Ne bu rüyayı 1969 yapımlı olan ve gösterimini engellemek için pornografik görülerek X Rated kategorisine sokulan <strong>“Geceyarısı Kovboyu”</strong> yıkabildi ne de  <strong>“Guguk Kuşu”</strong>  ne de <strong>“Başkanın Adamları”</strong> bozabildi.</p>
<p>Hollywood’un, kara listesi, 1940-1950 arası yıllarda aralarında yaşamlarının bazı kısımlarında komünist partiye üye olanların da olduğu, House Un-American Activities Committee tarafından soruşturulan Hollywood çalışanların listesiydi. HUAC, 1954&#8242;te yaklaşık 300 üzerinde sinemacıyı karaladıktan sonra Hollywood&#8217;u terk etti. Fakat sinema,  bu  cadı avından etkilendi, filmlerin içerikleri değişti, 1947&#8242;yle 1954 yılları arasında Hollywood&#8217;da 40&#8242;ın üzerinde anti-komünist film çekildi. Bu filmler gişede battı, ama stüdyolar korktukları için bunları çekmeye devam ettiler. Filmler, sosyal konulara hiç değinemedi, değinen filmler ise, Jules Dassin’in Uptight’i, Herbert Biberman’ın Slaves’i ve Abraham Polonsky’in Tell Them Willie Boy is Here’siydi ama onlarda kara listeye alınmıştı. Bir araştırma, toplumsal sorunlarla ilgili filmlerin Hollywood’un 1947’deki üretiminin %28’ini oluşturmasına karşılık, bu filmlerin kara liste döneminde azaldığına ve 1954’de üretimin yalnızca %9 ‘unu oluşturduğuna dikkat çekiyordu.</p>
<p>Hollywood, bünyesinde çalışanları <strong>“kızıl tehlike”</strong> furyasıyla etkisiz hale getirmek için kolları sıvayınca, dünya sanat tarihine koca bir leke yazılmış olunur.  Bu komite, Hollywood’un kızılların etkisi altında olduğunu söyleyerek  ve <strong>“Hollywood’u komünist  hainlerden temizlemek”</strong> ( Ronald Reagan ) için yoğun bir çalışma başlatmıştı. Cadı kazanının ateşi, sinemanın solcuları için yakılmıştı. Komite, solcuları bulmak için sağcı sinema oyuncuları kullanmada da geri durmadı: Adolphe Menjou, Gary Cooper, Robert Taylor ve ABD başkanı, oyuncu Ronald Reagan öne çıkan kimi isimler oldular.</p>
<p>Hollywood Onlusu (Herbert Biberman, Lester Cole, Albert Maltz, Adrian Scott, Samuel Ornitz, Dalton Trumbo, Edward Dmytryk, Ring Lardner Jr., John Howard Lawson ve Alvah Bessie) diye anılan kişiler, 1947’de komitenin antidemokratik ve faşist yapısına karşı çıkarak, sorulara yanıt vermezler bunun üzerine hapishaneye konulurlar. Bazıları direnişlerinden dört yıl sonra 1951’de kendi istekleriyle komitenin karşısına çıkar ve onların  sorularını yanıtlarlar,  bütün soruları yanıtlamakla kalmayıp isimlerini verdiği komünistlerin kendilerine baskı yaptığını iddia ederler bile. Bu kara işbirliği onlara kara listeden çıkarılmalarını ve yeni iş bulmalarını sağladı ama Amerika Komünist Partisi’ne üyedir dediği ve isimlerini verdiği arkadaşları ise işsizdirler artık.</p>
<p>Kara listeye alınan yönetmenler, oyuncular, senaristler işsiz kalmamak için ve hapishaneye girmemek için -kimisi de anti-komünist olduğundan dolayı- komiteye isimler sıralamışlardı. Konuşan her kişi bir komite görevlisiyle televizyona çıkıp, isim verdiğini halka duyuruyordu. Komite görevlileriyse hep aynı şeyi söylüyorlardı ; <strong>“Bu adam sayesinde bugün yataklarımızda biraz daha rahat uyuyacağız” </strong>diyerek maskaralık yapıyorlardı.</p>
<p>Oyuncu Larry Parks, yönetmen Elia Kazan ve Edvard Dmytryk bu korkulardan kaynaklı olarak arkadaşlarının isimlerini komiteye vermiş olan kişilerdendirler. Hollywood, özellikle de Elia Kazan’ın ispiyonculuğunu hiç unutmadı, ilk sorgusunda  isim vermeyen Kazan, sonrasında kendisiyle birlikle 1930&#8242;ların ortasında Komünist Parti üyesi olmuş sekiz kişinin ismini komiteye vermişti. İtirafları yüzünden birçok kişinin yaşamı zarar gördü. Ona olan öfke hiç dinmemişti. 71. gerçekleştirilen Oscar’da Kazan’a Onur ödülü verilmesi salondan da dışarıda da protesto edilmişti. Protestocular arasında Elia Kazan&#8217;ın 1952&#8242;de ihbar ettiği yazarlar ve yönetmenlerden ya da bunların yakınlarından bazıları da vardı ; Abraham Polonsky, Joan Scott, Normun Barman, Robert Lees ve Michael Wilson&#8217;un kızı Becea. Salonda bulunanlardan Nick Nolte ve Ed Haris alkış tutmamışlardır yaşanan komediye. Yine 1972’de Cannes Film Festivali’nde Kazan’ın ödül kazanması güdeme geldiğinde sorgulamalar yüzünden ABD’yi terk edip İngiltere’ye yerleşmek zorunda kalan Festival Jüri Başkanı ünlü yönetmen Joseph Losey, Kazan’ı açıkça lanetleyerek ödülün verilmesine engel oldu.</p>
<p>Komiteye isim vermeyen kişiler de vardı, onlar işsiz ve içeride kalmayı göze almışlardı. Oyuncu Rose Hobart&#8217;ın sinema yaşamı bitirilir. Paul Robeson, 1956&#8242;da komite önüne çıkıp komünist olduğunu itiraf etti ama tek isim vermeyince, ABD’den çıkışına izin verilmedi. Altına Hücum’da komünizm propagandası yapıyor diye suçlanan ve isim vermeyi reddeden Charlie Chaplin’in Amerika&#8217;ya girişi temelli yasaklanır. Yönetmen Joseph Loosey ise İngiltere’ye yerleşti ancak, ABD’deki cadı avı İngiltere’ye sıçrayınca takma isimlerle çalışmak zorunda kaldı. Rose Hobart, sırf Sinema Oyuncuları Sendikası’nda aktif olduğu için sinemadan kopartılır.Komünist partiyle olan ilişkileri  yüzünden yazar Howard Fast&#8217;ta  hapis yattı ve hapiste Spartacüs&#8217;ü yazdı. Howard Fast çok uzun süre iş bulabilmek için takma isim kullandı.</p>
<p>Şüphe ve Ceza (Guilty by Suspicion), McCarthyizm döneminin, Hollywood’a yansıyan kısmını çok iyi işlemiş bir filmdir. Filmin kimi önemli sekansları bu av dönemi daha da iyi anlamamızı sağlayacaktır. Filmdeki yönetmen karakteri, komite tarafından sorgulanır, komite başkanı; <strong>“Evet bazı kitaplar yakılmalı. Kütüphaneler komünizm pislikleriyle dolu”</strong>, bir başka sekans da ise, işsiz yönetmen David Merill rolüyle şöyle konuşuyordu: <strong>“İyi bir Amerikalı, erdemli değilse neyi iyidir? Ben asla ispiyoncu olmadım ve olmayacağım. Ve oğlumu da böyle yetiştireceğim. Eğer gerçek bir Amerikalı sizin gibilerin baskısı karşısında hemen çözülürse işimiz çoktan bitmiş demektir. Yazık size!”</strong></p>
<p>McCarthizm resmen sona ermiş olsa da ABD’yi esir alan antikomünist histeri hep devam etti. Ne demişti David Walsh ; <strong>“Kazan&#8217;ın teslim olduğu ve onu maddi olarak güçlendirdiği anti-komünizm, Amerika&#8217;da reaksiyoner bir siyasi ve kültürel ortamın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu ortam varlığını hala sürdürmekledir”</strong> der. Bunun doğruluğunu da göstermiş olan birçok olay da yaşanmıştır.</p>
<p>Fransız aktris Jean Seberg, Hollywood’a geldiğinde kimileri rahatsız olmuştu. Sebebi, Seberg’in ırkçılık karşıtı Kara Panterler örgütüyle olan ilişkileri ve sol görüşleriydi. FBI, Hollywood dergilerine Seberg’in siyahi bir “teröristten” hamile olduğunu yayar. Bu haberlerden dolayı sarsılan Seberg, erken doğum yapınca çocuğunu kaybetmişti.</p>
<p>Irak Savaşı sırasında da ABD’nin tavrını eleştiren Michael Moore ve Jessica Lange gibi isimleri vatan hainliğiyle suçlayıp Hollywood’dan dışlanmalarını savunan kimi çevreler de McCarthizmin hâlâ biryerlerde pusuda olduğunu kanıtlıyordu. Eşcinsel olduğu iddia edilen Kevin Spacey’nin <strong>&#8220;Bu, McCarthy döneminin sürdüğünün açık bir kanıtıdır&#8221; </strong>şeklindeki sözleri manidardır. Ya da bir Oscar töreninde savaşlardan sorumlu olan  General Colin Powel&#8217;a övgüler dizilmesi de, John Wayne, Ronald Reagan ruhunun canlandırılması değil de ya nedir.</p>
<p><strong>Kaynak :</strong><br />
-Amerikan Sineması- gıovannı scognamıllo (1)<br />
-Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi’nin Tutanakları- İhanet Yılları<br />
 Derleyen: ülkü tamer<br />
-Sinema Dedi ki…- ülkü Tamer<br />
-Dünya Sinema Tarihi- çeviren :ahmet fetfi<br />
-Politik Kamera-michael ryan-douglas kellner. </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=562">Belgeselin Yaşam Damarı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=667">Bu Bir Emirdir, Evinize Dönün!</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=922">Bir Kara Tarih : İşaretleme Tarihi </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1226">Süt Hırsızları ve Kır Koşucuları</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1872">12 Eylül Sineması</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2214">Dark Angel‘s: Yeni Gerillalar </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2509">Yeşilçam'ın Kırmızısı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2683">Bahoz Üzerine Yazılanlar </a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="hollywood.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/hollywood.jpg"><img class="alignnone" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/hollywood.jpg" alt="hollywood.jpg" /></a>  ABD, Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi’ni ( HUAC ) 1947- 1956 tarihleri arasında kurduğunda artık bir daha dönüşü olmayacak şekilde Hollywood’u sağ raya çekerek düzen vermişti. Komite’nin derinlikli ama kimi zaman komik çalışmaları hollywood’u bir daha kendisine getirememiştir, o Hollywood artık Amerikan Rüyasından bir daha uyanamadı. Ne bu rüyayı 1969 yapımlı olan ve gösterimini engellemek için pornografik görülerek X Rated kategorisine sokulan “Geceyarısı Kovboyu” yıkabildi ne de  “Guguk Kuşu”  ne de “Başkanın Adamları” bozabildi.<span id="more-2993"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><img class="alignnone size-full wp-image-2216" title="medetdilek11" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/medetdilek11.jpg" alt="medetdilek11" width="150" height="227" /></h3>
<h3>Medet Dilek </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"><br />
     </p>
<p><strong> “kendimi kurtarmak için suçsuz kimseleri kötüleyemem, </strong></p>
<p><strong> yılın modasına uyamam “</strong>    Lillian Hellman                             </p>
<p>Birçok insan ama birçok insan Hollywood’u bilir ya da onun yıldızlarından birçoğunun adını teker teker söyleyebilecek bir durumdadır. Ama bu yanılsamalı bir durumdur, bildiğini sandığımız Hollywood, bilmediğimiz Hollywood’la hiç alakası da yoktur. Asıl olan bilmediğimiz, bilemediğimiz Hollywood’un ortaya çıkarılmasıdır.</p>
<p>ABD, Hollywood’yla zihinleri tutsak almıştır. Hollywood çoğu zaman başka bir ABD’yi beyazperdeye taşımıştır. Güçlü, yenilmez, eksiksiz, mutlu, modern, özgür ve kurtarıcı ABD’yi zihinlere kazımıştır. Hollywood  filmlerinde eleştirilen, yargılanan, suçlanan ya da yoksul ABD yoktur. İktidarlarla ayrışım içerisine değil, onun sözcüsü ve gönüllüsü olmada çok başarılı olmuştur.</p>
<p>Belki ABD’nin kendisi de sinemasının dünyayı bu kadar biçimlendireceğini, bu kadar kazandıracağını ilkin bilmiyordu. Amerikan Sineması, ilk doğuş döneminde ve ondan sonraki bir kısa döneme kadar sinemayı sinema olarak yaptı. Sinemayı 7. sanat olarak gördü, kimi insani değerleri önemsedi ve bu değerleri de filmlerine konu edindi, Geceyarısı Kovboyu, Gazap Üzümleri filmleriyle yoksul hayatlara el attı. Ama Hollywood büyüdükçe, konuları küçüldü. Filmlerini dünyaya pazarladıkça, o daha da devleşti. Dünya sinemasını etkisi altına aldı, dağıtım şirketlerini kendisine bağladı. Hollywood’un asıl işi sinemanın, dışında her işi yapar hale geldikçe; <strong>“bir lağım”</strong> ( Wilson Mizner ),<strong> “uzun gölgeler saçan cücelerin dünyası”</strong> ( sheila graham ), <strong>“dünyanın en güzel esir pazarı”</strong> (moss hart ) ve<strong> “öpücüğünüze on bin dolar, ruhunuza beş sent verdikleri yer”</strong> ( marilyn monroe ) oluverdi.</p>
<p>Hollywood’un çarkı içerisinde çalışmış olan birçok kişi onun hakkında kimi önemli açıklamalar da yapmışlardır. Sessiz sinemanın yönetmenlerinden olan Erich Von Stroheim, Hollywood’un gerçekliği dışladığını ve onun <strong>“sosis fabrikası”</strong> olduğunu söylemişti. Kimi sinema araştırmacıları da Hollywood’u anlamak ve değerlendirmek konusunda girişimler içerisine girmiştir.<strong> “Hollywood film şirketleri, dünyayı kendi pazarları haline getirmişlerdir. Dünün ve bugünün hatta yarının Amerikan Sineması da, her tür olanağı kullanarak ( teknik, sanat, siyaset ve beyin yıkaması ) başarabilen tek show pazarlamacısıdır.”</strong> ( 1 )  <strong>“Amerikan sineması dev bir sanayidir, sinemanın en güçlü ve gerçek sanayisidir. Bir kültür’ü yayan, bir yaşam tarzını tanıtan, pazarlayan ve siyasal baskıları, Pazar kapmaların paraleli içinde kabul ettiren bir Düş Fabrikası’dır.”(</strong>1)</p>
<p>Hollywood, oluşturmuş olduğu yapıya uyum sağlamayan ve karşı çıkan birçok oyuncuyu, yönetmeni, senaristi harcamada hiç çekinmemiştir. Bununla birlikte Hollywood sistemine karşı olup da burada kalabilmek uğruna felsefelerine, yaratıcılıklarına uymayan çalışmalara imza atan yönetmenler, oyuncularda çok olmuştur. John Huston bunlardan birisidir. Bunların içerisinde başarılı filmlerin arkasını, ruhunu, düşüncelerini sermayeye teslim ettikten sonra geri getiremeyenlerde vardı, <strong>“Asi Gençlik”</strong> filminin yönetmeni olan Nicholas Ray bunlardandır.</p>
<p><strong>Pazarı<br />
</strong>Hollywood sinema sektörü, diğer dünya sinemalarını avucunun içine almıştır. Harvard Business Review’ın şu tahmini sizi düşündürmez mi : Hollywood dünya çapında gösterilen bütün filmlerin yüzde 80’inden fazlasını sağlıyordu . Diğer istatiksel veriler de çok düşündürücüydü ; 1933 yılında, yerel endüstri 89 film üretirken 421 film ithal etmiştir, ithal edilen bu filmlerin 309 tanesi Hollywood’dan alınmıştı. 1936 yılında ithal edilen 367 filmin 328’i ABD’den gelmekteydi. Hollywood filmleri 1930’lar boyunca Meksiko Kenti’nde gösterim mekânlarının yüzde 78,9’unu işgal etmişti. 1939 yılında, Hollywood, dünya genelinde gösterilen filmlerin yüzde 65’ini sağlıyordu. 1950’li yılların ilk döneminde bütün dünyadaki sinema gelirlerinin üçte ikisi ABD’ye gidiyordu, Hollywood filmlerini 135 milyon yabancı seyrediyordu.</p>
<p>Dünya sineması bu istatiksel verilere karşı kimi önlemler geliştirdi. Almanya, Britanya, Macaristan, Avustralya kendi sinema endüstrilerini destekleyen koruyucu yasalar çıkardılar. Bunun yanısıra Avrupa Sineması, Hollywood’un hegemonyasına karşı , Avrupada ortak film üretimi ve dağımı için Film Europe yapılanmasını geliştirmişlerdi. Yeni Gerçekçiliği doğuran İtalyan Sinemasının bu hegemonyaya karşı direnişi çok kısa sürmüştü. ABD, 1954-1959 tarihleri arasında, depolarında bekleyen 2000 filmini İtalya’ya göndermişti. 1927’lerde İngiliz Hükümetinin, ülkelerinde gösterilen filmlerin sadece % 5’inin İngiltere, büyük çoğunluğununsa Amerika kaynaklı olduğunu, bu durumun Amerikan değerlerini yansıttığını ve Amerikan mallarına vitrin görevi gördüğünü söylemiş olmaları, hegemonyanın boyutunun nerelere kadar yayıldığını bizlere göstermektedir.</p>
<p>Sinemayı 7. sanat olarak görüp ve bunun da gerekliliğini yerine getiren kimi ülke sinemaları, dünyaya açılım konusunda büyük sorunlar yaşıyor olsalar da, Amerika Sinemasının hegemonyası altında olmuş olsalar da, durmuş oldukları yer onurludur. Onların sineması bir kahraman ( Yıldız Savaşları, Batman, Süperman, Hulk, Örümcek Adam, Terminator, Rambo ) sineması değil, insan sinemasıdır.</p>
<p><strong>Hollywood’a Siyasi Dizayn</strong></p>
<p>11 Eylül sonrasında Pentagon,  Hollywood’un yapımcılarını, yönetmenlerini, oyuncularını toplar. Onlardan siyasetlerine destek çıkmalarını ister. Pentagon bütün olanaklarını sinemacılara açacaktı ama bunun karşılığında ise çekimlerden önce senaryoyu kontrol edecekti. Bilinmelidir ki Hollywood ile Pentagon arasındaki ilişki 11 Eylül sonrasında başlamış değildir, bu ilişki çok öncelere kadar gider. Vietnam’ın Sovyetler Birliği’nin ve Ortadoğu’nun konu edildiği filmleri şöyle bir hatırlamaya çalışın, bu ilişki ile yüzyüze mutlaka geleceksinizdir.</p>
<p>Hollywood ile Pentagon arasındaki bu ilişkileri anlatan 2003 ve 2004 yıllarında iki belgesel film yapılır. <strong>“Hollywood and Pentagon: Dangerous Liosons ( Hollywood ve Pentagon : Tehlikeli İlişkiler )” </strong>ve David L. Robb’un  <strong>“Operation Hollywood : How The Pentagon Shopes ( Operasyon Hollywood : Pentagon Nasıl Biçimlendirir” </strong>adlı kitabından aynı  isimle hazırlanan  bir filmdi. Pentagon’un belgelerine ulaşan Robb, o ünlü <strong>“Lassie”</strong> filminde bile Pentagon’un izini görmüş. Pentagon’un kimi zaman çok etkin olarak dizayn etmiş olduğu Hollywood’u bazen de devletin şekillendirmek için yoğun çalışmalar yapmış olduğu görüyoruz. Devletin Hollywood’a damgasını vurduğu en büyük olay  tarihe Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi olarak yazılacaktır.</p>
<p>ABD, Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi’ni ( HUAC ) 1947- 1956 tarihleri arasında kurduğunda artık bir daha dönüşü olmayacak şekilde Hollywood’u sağ raya çekerek düzen vermişti. Komite’nin derinlikli ama kimi zaman komik çalışmaları hollywood’u bir daha kendisine getirememiştir, o Hollywood artık Amerikan Rüyasından bir daha uyanamadı. Ne bu rüyayı 1969 yapımlı olan ve gösterimini engellemek için pornografik görülerek X Rated kategorisine sokulan <strong>“Geceyarısı Kovboyu”</strong> yıkabildi ne de  <strong>“Guguk Kuşu”</strong>  ne de <strong>“Başkanın Adamları”</strong> bozabildi.</p>
<p>Hollywood’un, kara listesi, 1940-1950 arası yıllarda aralarında yaşamlarının bazı kısımlarında komünist partiye üye olanların da olduğu, House Un-American Activities Committee tarafından soruşturulan Hollywood çalışanların listesiydi. HUAC, 1954&#8242;te yaklaşık 300 üzerinde sinemacıyı karaladıktan sonra Hollywood&#8217;u terk etti. Fakat sinema,  bu  cadı avından etkilendi, filmlerin içerikleri değişti, 1947&#8242;yle 1954 yılları arasında Hollywood&#8217;da 40&#8242;ın üzerinde anti-komünist film çekildi. Bu filmler gişede battı, ama stüdyolar korktukları için bunları çekmeye devam ettiler. Filmler, sosyal konulara hiç değinemedi, değinen filmler ise, Jules Dassin’in Uptight’i, Herbert Biberman’ın Slaves’i ve Abraham Polonsky’in Tell Them Willie Boy is Here’siydi ama onlarda kara listeye alınmıştı. Bir araştırma, toplumsal sorunlarla ilgili filmlerin Hollywood’un 1947’deki üretiminin %28’ini oluşturmasına karşılık, bu filmlerin kara liste döneminde azaldığına ve 1954’de üretimin yalnızca %9 ‘unu oluşturduğuna dikkat çekiyordu.</p>
<p>Hollywood, bünyesinde çalışanları <strong>“kızıl tehlike”</strong> furyasıyla etkisiz hale getirmek için kolları sıvayınca, dünya sanat tarihine koca bir leke yazılmış olunur.  Bu komite, Hollywood’un kızılların etkisi altında olduğunu söyleyerek  ve <strong>“Hollywood’u komünist  hainlerden temizlemek”</strong> ( Ronald Reagan ) için yoğun bir çalışma başlatmıştı. Cadı kazanının ateşi, sinemanın solcuları için yakılmıştı. Komite, solcuları bulmak için sağcı sinema oyuncuları kullanmada da geri durmadı: Adolphe Menjou, Gary Cooper, Robert Taylor ve ABD başkanı, oyuncu Ronald Reagan öne çıkan kimi isimler oldular.</p>
<p>Hollywood Onlusu (Herbert Biberman, Lester Cole, Albert Maltz, Adrian Scott, Samuel Ornitz, Dalton Trumbo, Edward Dmytryk, Ring Lardner Jr., John Howard Lawson ve Alvah Bessie) diye anılan kişiler, 1947’de komitenin antidemokratik ve faşist yapısına karşı çıkarak, sorulara yanıt vermezler bunun üzerine hapishaneye konulurlar. Bazıları direnişlerinden dört yıl sonra 1951’de kendi istekleriyle komitenin karşısına çıkar ve onların  sorularını yanıtlarlar,  bütün soruları yanıtlamakla kalmayıp isimlerini verdiği komünistlerin kendilerine baskı yaptığını iddia ederler bile. Bu kara işbirliği onlara kara listeden çıkarılmalarını ve yeni iş bulmalarını sağladı ama Amerika Komünist Partisi’ne üyedir dediği ve isimlerini verdiği arkadaşları ise işsizdirler artık.</p>
<p>Kara listeye alınan yönetmenler, oyuncular, senaristler işsiz kalmamak için ve hapishaneye girmemek için -kimisi de anti-komünist olduğundan dolayı- komiteye isimler sıralamışlardı. Konuşan her kişi bir komite görevlisiyle televizyona çıkıp, isim verdiğini halka duyuruyordu. Komite görevlileriyse hep aynı şeyi söylüyorlardı ; <strong>“Bu adam sayesinde bugün yataklarımızda biraz daha rahat uyuyacağız” </strong>diyerek maskaralık yapıyorlardı.</p>
<p>Oyuncu Larry Parks, yönetmen Elia Kazan ve Edvard Dmytryk bu korkulardan kaynaklı olarak arkadaşlarının isimlerini komiteye vermiş olan kişilerdendirler. Hollywood, özellikle de Elia Kazan’ın ispiyonculuğunu hiç unutmadı, ilk sorgusunda  isim vermeyen Kazan, sonrasında kendisiyle birlikle 1930&#8242;ların ortasında Komünist Parti üyesi olmuş sekiz kişinin ismini komiteye vermişti. İtirafları yüzünden birçok kişinin yaşamı zarar gördü. Ona olan öfke hiç dinmemişti. 71. gerçekleştirilen Oscar’da Kazan’a Onur ödülü verilmesi salondan da dışarıda da protesto edilmişti. Protestocular arasında Elia Kazan&#8217;ın 1952&#8242;de ihbar ettiği yazarlar ve yönetmenlerden ya da bunların yakınlarından bazıları da vardı ; Abraham Polonsky, Joan Scott, Normun Barman, Robert Lees ve Michael Wilson&#8217;un kızı Becea. Salonda bulunanlardan Nick Nolte ve Ed Haris alkış tutmamışlardır yaşanan komediye. Yine 1972’de Cannes Film Festivali’nde Kazan’ın ödül kazanması güdeme geldiğinde sorgulamalar yüzünden ABD’yi terk edip İngiltere’ye yerleşmek zorunda kalan Festival Jüri Başkanı ünlü yönetmen Joseph Losey, Kazan’ı açıkça lanetleyerek ödülün verilmesine engel oldu.</p>
<p>Komiteye isim vermeyen kişiler de vardı, onlar işsiz ve içeride kalmayı göze almışlardı. Oyuncu Rose Hobart&#8217;ın sinema yaşamı bitirilir. Paul Robeson, 1956&#8242;da komite önüne çıkıp komünist olduğunu itiraf etti ama tek isim vermeyince, ABD’den çıkışına izin verilmedi. Altına Hücum’da komünizm propagandası yapıyor diye suçlanan ve isim vermeyi reddeden Charlie Chaplin’in Amerika&#8217;ya girişi temelli yasaklanır. Yönetmen Joseph Loosey ise İngiltere’ye yerleşti ancak, ABD’deki cadı avı İngiltere’ye sıçrayınca takma isimlerle çalışmak zorunda kaldı. Rose Hobart, sırf Sinema Oyuncuları Sendikası’nda aktif olduğu için sinemadan kopartılır.Komünist partiyle olan ilişkileri  yüzünden yazar Howard Fast&#8217;ta  hapis yattı ve hapiste Spartacüs&#8217;ü yazdı. Howard Fast çok uzun süre iş bulabilmek için takma isim kullandı.</p>
<p>Şüphe ve Ceza (Guilty by Suspicion), McCarthyizm döneminin, Hollywood’a yansıyan kısmını çok iyi işlemiş bir filmdir. Filmin kimi önemli sekansları bu av dönemi daha da iyi anlamamızı sağlayacaktır. Filmdeki yönetmen karakteri, komite tarafından sorgulanır, komite başkanı; <strong>“Evet bazı kitaplar yakılmalı. Kütüphaneler komünizm pislikleriyle dolu”</strong>, bir başka sekans da ise, işsiz yönetmen David Merill rolüyle şöyle konuşuyordu: <strong>“İyi bir Amerikalı, erdemli değilse neyi iyidir? Ben asla ispiyoncu olmadım ve olmayacağım. Ve oğlumu da böyle yetiştireceğim. Eğer gerçek bir Amerikalı sizin gibilerin baskısı karşısında hemen çözülürse işimiz çoktan bitmiş demektir. Yazık size!”</strong></p>
<p>McCarthizm resmen sona ermiş olsa da ABD’yi esir alan antikomünist histeri hep devam etti. Ne demişti David Walsh ; <strong>“Kazan&#8217;ın teslim olduğu ve onu maddi olarak güçlendirdiği anti-komünizm, Amerika&#8217;da reaksiyoner bir siyasi ve kültürel ortamın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu ortam varlığını hala sürdürmekledir”</strong> der. Bunun doğruluğunu da göstermiş olan birçok olay da yaşanmıştır.</p>
<p>Fransız aktris Jean Seberg, Hollywood’a geldiğinde kimileri rahatsız olmuştu. Sebebi, Seberg’in ırkçılık karşıtı Kara Panterler örgütüyle olan ilişkileri ve sol görüşleriydi. FBI, Hollywood dergilerine Seberg’in siyahi bir “teröristten” hamile olduğunu yayar. Bu haberlerden dolayı sarsılan Seberg, erken doğum yapınca çocuğunu kaybetmişti.</p>
<p>Irak Savaşı sırasında da ABD’nin tavrını eleştiren Michael Moore ve Jessica Lange gibi isimleri vatan hainliğiyle suçlayıp Hollywood’dan dışlanmalarını savunan kimi çevreler de McCarthizmin hâlâ biryerlerde pusuda olduğunu kanıtlıyordu. Eşcinsel olduğu iddia edilen Kevin Spacey’nin <strong>&#8220;Bu, McCarthy döneminin sürdüğünün açık bir kanıtıdır&#8221; </strong>şeklindeki sözleri manidardır. Ya da bir Oscar töreninde savaşlardan sorumlu olan  General Colin Powel&#8217;a övgüler dizilmesi de, John Wayne, Ronald Reagan ruhunun canlandırılması değil de ya nedir.</p>
<p><strong>Kaynak :</strong><br />
-Amerikan Sineması- gıovannı scognamıllo (1)<br />
-Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi’nin Tutanakları- İhanet Yılları<br />
 Derleyen: ülkü tamer<br />
-Sinema Dedi ki…- ülkü Tamer<br />
-Dünya Sinema Tarihi- çeviren :ahmet fetfi<br />
-Politik Kamera-michael ryan-douglas kellner. </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=562">Belgeselin Yaşam Damarı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=667">Bu Bir Emirdir, Evinize Dönün!</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=922">Bir Kara Tarih : İşaretleme Tarihi </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1226">Süt Hırsızları ve Kır Koşucuları</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1872">12 Eylül Sineması</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2214">Dark Angel‘s: Yeni Gerillalar </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2509">Yeşilçam'ın Kırmızısı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2683">Bahoz Üzerine Yazılanlar </a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2993</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Neden Boykot?</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2985</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2985#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 20:43:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Esfel Hanan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar4]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2985</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="boykot.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/boykot.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/boykot.jpg" alt="boykot.jpg" /></a>  Doğunun boyumuzu aşan karın üstünde sorgusuz sualsiz topladılar bizi. Saatlerce bir bekleyişin ardında okul askeriyesinin komutu ile askeri nizama geçtik ve akabinde apoletli bir sürü soğuk yüzlü adam karşımızda dikildi. Merak, korku ve endişe ile bekliyoruz. Bir taraftan korku ve endişeden bir taraftan soğuktan tir tir titrerken dilini bile doğru-dürüst bilmediğimiz bir adam bize doğru yöneldi ve ; “burada Kürtçe konuşmak yasak, Kürt yoktur. Size ‘Kürt’ diyenin yüzüne tükürün ve bunu bir hakaret olarak bilin” demişti. Ve biz çocuktuk, hiçbir şey anlamıyorduk. “Kürt nedir” onu bile bilmeyecek yaştaydık. Tek derdimiz, bütün duyularımızı esir alan o atmosferden bir an önce kurtulmaktı. <span id="more-2985"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/esfelhanan.jpg" alt="esfelhanan.jpg" /></h3>
<h3>Esfel Hanan</div> </h3>
<p> <div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>At izinin, it izine karıştığı bir süreçten geçiyoruz.  Kural koyucular toplumun bildiği bütün doğruları pragmatik zaaflarına indirgeyip ters yüz ederken, toplum  elindeki papatya falını açar gibi <strong>“evet mi, hayır mı”</strong>  hikayesi ile kendi kaderini tahmin etme çaresizliği ile bir şebelek durumu yaşamakta. Bir yanda 12 Eylül mağdurluğu ile bugünün mağdurluğu arasında kıyasıya bir polemik yaşanıyor öte taraftan toplum, tercihini neye ve kime göre yapacağını kestiremiyor.</p>
<p>Toplumun kafasını bu denli bulandıran belki de en önemli şey; 12 Eylül mağdurlarının <strong>“EVET”</strong>çiler , <strong>“HAYIR”</strong> cılar ve “boykot”çulara bölünmesi. 12 Eylül, <strong>“HAYIR”</strong>cıların üstünden bir buldozer gibi geçmişken, referanduma neden karşı olduklarını haklı olarak anlayamıyor, avam kamarası. Geçmişin mağdurlarının <strong>“HAYIR”</strong> demeleri tamamen ideolojik bir tavır ve tutumundan kaynaklanıyor tabi ki. Gelenekçi, katı, dar milliyetçi  bir anlayışa sahip nasyonel sosyalistler,  geçmişte olduğu gibi bugün de askeri vesayetten yana oyunu kullanmıştır. Askeri zihniyete sahip cumhuriyet çocukları dün olduğu gibi bugünde oyunu askerden yana kullanmakla, asker:  <strong>“bizi döver de sever de”</strong>  zihniyetinin ötesine geçemediğini de göstermiş oldu.</p>
<p>Referandum tartışmaları sürüp giderken en dikkat çekici durum; Kürtler’in tavrı oldu. Kürtler’in bir kısmı <strong>“evet”</strong> derken, büyük çoğunluğunu temsil eden BDP <strong>“boykot”</strong> kararı aldı. Tabi boykotçular sadece BDP tabanında oluşmuyor, bu kararı destekleyen BDP’nin dışındakiler de azımsanamayacak çoğunlukta. Kürtler, <strong>“boykot”</strong> diyor. Zira, Kürtler için 12 Eylül’ler tarihinin her döneminde vardı ve halen devam ediyor. Dolayısıyla 12 Eylül referandumu Kürtler için bir anlam ifade etmiyor. Referandumun aktörleri geçmişin günahlarına sahte gözyaşı dökerken eş zamanlı vuku bulan devlet terörünün devam etmesi referandumun Kürtler’i ilgilendiren ve onların beklentilerine cevap olacak bir tarafının da olmadığını göstermiş oldu. Ve keza daha dün Erdoğan’ın deyim yerinde ise Kürtler’in kalbinin attığı Diyarbakır’da Diyarbakırlılar’a yeni bir cezaevi <strong>“müjdelemesi”</strong> referandumun arkasındaki zihniyeti de özetler nitelikteydi. Boykotçuları anlayamadıklarını söyleyen <strong>“evet”</strong>çi kesimin algılayamadıkları durumda budur. 12 Eylül’ün mağdurlarının<strong> “evet”</strong> demelerinin yadırganacak bir tarafı yok ve kendilerince haklı sebepleri vardır, elbette. Ancak geçmişin hesabını sorma heyecanı içine girerken güncelde yaşananları da gözardı  etmemek gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>Ne geçmişin ne bugünün mağduru olan,  acıyla yüzleşmemiş, gerçekten bir kaybı bir yarası olmayan sadece mağdurların acıları üzerinde kariyer yapan, palazlanan ve hatta devlet tarafından<strong> “adam”</strong> yerine konulan <strong>“evet”</strong>çiler vardır, birde. Bu “evet”çi Kürtler, Kurdun artıklarından beslenen tilki misali, hiçbir zahmete katlanmadan kurdun bir kurban yakalama fırsatını gözlerler. Kurt, kurbanını parçalarken onlar arta kalanlardan faydalanmak için, kurda yapamayacakları riyakarlık, yalakalık yoktur. Bunlar ki; günlerdir medyadan hiç düşmediler. Zaten ne zaman konu Kürtler olsa devlet de medyası da bu tiplere mikrofonu uzattır. Bunlarda nereden geldiklerini, <strong>“adamdan sayılmalarını”</strong> kime borçlu olduklarını bilmeden densiz densiz konuşurlar. Ve Bu kesim, referandum söyleminden bu yana deyim yerindeyse kraldan daha çok kralcı oldu.<strong> “evet”</strong> demek ve topluma da <strong>“evet”</strong> dedirtmek için kendilerini paraladılar. Devletin sunduğu bu <strong>“imkanları”</strong> birer lütufmuş  gibi görüp toplum üzerinde baskı arcı olarak kullanmaya çalıştılar. Hani <strong>“evet”</strong> demenin bile bir ahlakı vardır, Öyle mahalle kadınlarını aratmayacak düzeyde bir ağız dalaşına düşmeleri, kendilerini bu denli aşağılamaları, küçük düşürmelerinin bir gereği var mıdır.</p>
<p>Sizler, görünen birkaç şeyi ezberlemişsiniz ve vira bunları tekrar edip duruyorsunuz. Örneğin; askeri vesayet, örneğin Ergenekon v.s. Askeri darbeye şartlanmışsınız, -Ki, bunda kesinlikle askeri vesayeti tasvip etmiyorum ve eminim ki bazılarınızı bu durum bile es geçmiştir- ve  darbeyi, sokaklarda tankların yürümesi olarak algılıyorsunuz. Oysa, sessiz ve derinden süregelen bir darbenin farkında bile değilsiniz. Toplumun hiçbir yaşam güvencesinin olmadığının farkında değilsiniz. Bu toplumda sivillerden çok kolluk kuvvetlerinin olduğunun farkında değilsiniz.  Devletin o soğuk elinin sürekli toplumun ensesinde olduğunun farkında değilsiniz. Bütün bunları yaşamıyor, hissetmiyorsunuz. Ergenekonu referandum için <strong>“evet”</strong> demenin başlı başına bir gerekçesi olarak gösteriyorsunuz; oysa sizler düne kadar nelerin olup bittiğinin ayırında bile değildiniz. Düne kadar bir Ergenekon varlığında bile bihaberdiniz. Eğer Ergenekon serileri ifşa edilmeseydi belki de hiçbir zaman bunun farkında olmayacaktınız. Ama savaşın çıplak yüzünü sürekli yaşayan Kürtler, yani bunları, o vahşetlerin kurbanları zaten biliyordu.</p>
<p>Sizler, piyasaya sürülen her Ergenekon serisinden sonra açığa çıkan tüyler ürpertici durumlar karşısında  film izler modunda<strong> “Aaaa! Bakar mısın adamlar ne vahşetler yapmış” </strong>gibi uzaylı duruma düşerken, yıllardır yaşanan bu vahşetin kurbanlarının çığlıklarını duymuyordunuz. Onlar dertlerini ne size nede başkasına anlatamıyordu. Oysa bulunduğunuz konumu bilmezlikten, görmemezlikten geldiğiniz o vahşetin kurbanlarına borçlusunuz. Dolayısıyla ergenekonu kurbanlarına anlatıp durmanız sadece sizi komik duruma düşürür. Tabi sizde <strong>“evet”</strong>  demekte haklısınız, kendinizce. Gözünüzü açtığı için Erdoğan’a minnettarlık duyuyorsunuz.  Ama<strong> “evet”</strong> derken ve bir taraftan da sizleri el altında yönlendirenlere  alkış tutarken; bir başka Ergenekon türü ile karşı karşıya olabilme ihtimalini gözardı etmemenizde fayda var, diye düşünüyorum. Bakarsınız rüzgar tersine döner ve birde durduğunuz tarafı temizler.</p>
<p>En çok eleştirilere maruz kalan <strong>“boykut”</strong>çular oldu sanırım. Evetçiler boykotun, hayırcıların işine, hayırcılar, boykotun evetçilerin işine yarayacağını söyleyip dururken; <strong>“boykot”</strong>çular bile kendilerini zan altında hissetmeye başladılar. Oysa, evetçiler ve hayırcıların yaptıkları kavram kargaşası yaratarak toplumun kafasını bulandırmaktan başka bir şey değildi. Boykot, kelime manası olarak, belli bir amaca yönelik alınan bir karara katılmamak ve amacına ulaşmak için devlet yada devletler ile sosyal, siyasal, ekonomik ve askeri her türlü ilişkiye girmeyi ret etmek demek.  Ve keza, kendini ifade etme biçimidir ve kendi varlığını kabullendirme eylemidir. Halkın deyimi ile kendini adamdan saymanı kaale almamaktır. Kürtler, referandumu bu yüzden boykot ediyor. Kaldı ki Kürtler, referandumu boykot etmiyor, boykot edilen zihniyettir. Geçmişten bugüne süregelen bir zihniyeti boykot ediyor, Kürtler. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtler’e yönelik süregelen bir zihniyet vardır. Dolayısıyla Kürtler açısında devlet zulmünü salt 12 Eylül’den ibaret sayarsak  bu 12 Eylül öncesi mağdurlarına hakaret sayılır.</p>
<p>Ben tüm eleştirilere rağmen<strong> “boykot”</strong> diyorum. Gerçekten birileri boykot dediği için değil. Ben kendi vicdanımın muhasebesini yapıyorum. En azında kendi açımda baktığımda benim hayatımı değiştirecek hiçbir şeyin olmadığını, hiçbir şeyin değişmeyeceğini gördüm, referandum maddelerinde ve devletin nazarında. Yani sizin öyle toplumun gözüne sokarcasına balandıra balandıra anlattığınız ve <strong>“iyi okuyun”</strong> dediğiniz referandum madderinde Kürtler’i bağlayacak bir şey yok. Beli ki; analiz edemiyorsunuz ve bana göre de siz bu maddeleri defalarca okuyun. Laf salatası haline getirilen maddelerden belki en önemlisi  askeri vesayetin kaldırılmasına ilişkindir ki; bu da bana çok inandırıcı gelmiyor. Toplumun büyük kesimi içinde öyle olduğunu sanıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi bu tamamen bir zihniyet meselesidir. Bu  zihniyet yapısı değişmediği sürece hiçbir şey değişmez, bu ülkede.  Nihayetinde askeri  vesayetin yerini başka bir vesayetin alacağı endişesini taşıyorum.</p>
<p>Biz Kürtler’in hayatının büyük bir kısmını devlet ve askeriyesi kapsamıştır. Bu yüzden elbette askeri vesayete bir sempatimiz olamaz. ancak, biz Kürtler’in ensesinde devletin soğuk eli her daim hüküm sürmüştür. ve bu el sadece askeriyenin eli değil. Dolayısıyla biz Kürtler’in endişeli olması bu yüzdendir. 12 Eylül sürecinde 7’den 70’e hemen hemen her Kürdün yaşadığı kısa bir anekdotu aktarmak istiyorum. 12 Eylül darbesinin  akabinde biz Kürt’leri devlet, hizaya  getirmek için başta okullar olmak üzere hemen her alanda büyük çalışmalar başlattı. Kürtler’in çoğu <strong>“yat-kalk” </strong>komutunu yaşamıştır. Ve bizim kuşak daha çocuktu, o zaman ve belki en çok yarayı çocuklar aldı. Yatılı okuduğum okulda bir gün sabahın köründe Doğunun boyumuzu aşan karın üstünde sorgusuz sualsiz topladılar bizi. Saatlerce bir bekleyişin ardında okul askeriyesinin -okulumuz askeriyenin kontrolündeydi- komutu ile askeri nizama geçtik ve akabinde apoletli bir sürü soğuk yüzlü adam karşımızda dikildi. Halen merak, korku ve endişe ile bekliyoruz. Ve bir taraftan korku ve endişeden bir taraftan soğuktan tir tir titrerken dilini bile doğru-dürüst bilmediğimiz bir adam bize doğru yöneldi ve ; <strong>“burada Kürtçe konuşmak yasak, Kürt yoktur. Size ‘Kürt’ diyenin yüzüne tükürün ve bunu bir hakaret olarak bilin-sanırım böyle bir şeydi-(ve daha bir sürü şey)”</strong> demişti. Ve biz çocuktuk, hiçbir şey anlamıyorduk. <strong>“Kürt nedir” </strong>onu bile bilmeyecek yaştaydık. Tek derdimiz, bütün duyularımızı esir alan o atmosferden bir an önce kurtulmaktı. Büyüyüp, bu cümlenin anlamını öğrendiğimden beri bu zihniyetin hiçbir zaman değişmediğine tanık oludum, yaşadım, hissettim. Ve ne yazık ki halende bu zihniyet devam ediyor. Ve garip bir durum ki; benim nazarımda devlet, hep o adam oldu. Kürtler için devletin sarf ettiği her söz bana hep o adamın bu cümlesini hatırlatır; o, küçümseyici, aşağılayıcı cümlesini&#8230; Erdoğan’ın Kılıçdaroğlun’a atfen: <strong>“önemli olan boy değil, soydur, soy”</strong> demesi, belki Kılıçdaroğlu için bir anlam ifade etmemiş olabilir ama ben bu lafın kesinlikle Erdoğan’ın üstün ırk ve Kürt ırkını aşağılayan bir zihniyetinden kaynaklandığını ve tamamen Kürtler’i, Kürtlüğü aşağılamak için kullanılan bir ifade olduğunu düşünüyorum. Ve bu cümle bana o adamı hatırlattı . Erdoğan, Kürtler&#8217;e Kılıçdaroğlu şahsında hakaret etmiştir. ve bu beni oldukça rencide etmiştti.</p>
<p> Bu yüzden boykot diyorum. Ve bu yüzden <strong>“Evet”</strong> demekte endişeliyim. <strong>“hayır” </strong>hiç  diyemem. <strong>“hayır” </strong>çıkarsa daha korkunç şeyler yaşayacağımıza eminim. Ama <strong>“evet”</strong> çiler içinde durumu kestirmek zor. Endişeliyim, zira, Kürtler’e yönelik yürütülen açık veya örtülü imha devam ediyor. Devletin yüzü kürtler’e her döndüğünde ve ağızlarında dökülen satıraralarında bile bir aşağılanma, bir yok sayma vardır. Ve gözlemlediğim kadarıyla toplumun önemli bir kesimi de böyle düşünüyor. Ve endişeli. Güvenmiyor, referandum sahiplerine.  Endişeliyim,  zira, referandumun ertesinde  gözümüz morarmış bir vaziyette bulabiliriz, kendimizi. Bunca deneyim gösterdi ki; devlet biz Kürtler için iyi bir şey düşünmez. Ve ne zaman devlet Kürtler için iyi bir söz sarf etse büyük bir endişe duyuyorum. <strong>“eyvah! başımıza yine bir felaket gelecek”</strong> diyorum. Biliyorum ki; devlet, Kürtler’e kedinin fareye baktığı gibi bakıyor. Her defasında olduğu gibi yine kapanın üstüne güzel bir peynir koymuş önümüze sürmüş. Ve bekliyor… </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=150">Ayrılığın Öteki Yüzü</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=358">Quasimodo'nun Dramı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=167">Zamanın Derinliğinde Bir Kadın</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=168">Acısı Ruhumu Esir Almıştı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=300">“Ya Sev Ya Terk Et” Gölgesinde “Sivil Anayasa”</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=309">Yitirmenin Ruhta Yarattığı Acı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=473">Yoksul Ülkenin Yoksul Çocukları</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=517">Öldürme Tutkusu</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=535">Jiyana Kûçikan ya da Köpeklerin Yaşamı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2849">İnkâr Egosal Tatminsizliktir</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="boykot.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/boykot.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/boykot.jpg" alt="boykot.jpg" /></a>  Doğunun boyumuzu aşan karın üstünde sorgusuz sualsiz topladılar bizi. Saatlerce bir bekleyişin ardında okul askeriyesinin komutu ile askeri nizama geçtik ve akabinde apoletli bir sürü soğuk yüzlü adam karşımızda dikildi. Merak, korku ve endişe ile bekliyoruz. Bir taraftan korku ve endişeden bir taraftan soğuktan tir tir titrerken dilini bile doğru-dürüst bilmediğimiz bir adam bize doğru yöneldi ve ; “burada Kürtçe konuşmak yasak, Kürt yoktur. Size ‘Kürt’ diyenin yüzüne tükürün ve bunu bir hakaret olarak bilin” demişti. Ve biz çocuktuk, hiçbir şey anlamıyorduk. “Kürt nedir” onu bile bilmeyecek yaştaydık. Tek derdimiz, bütün duyularımızı esir alan o atmosferden bir an önce kurtulmaktı. <span id="more-2985"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/esfelhanan.jpg" alt="esfelhanan.jpg" /></h3>
<h3>Esfel Hanan</div> </h3>
<p> <div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>At izinin, it izine karıştığı bir süreçten geçiyoruz.  Kural koyucular toplumun bildiği bütün doğruları pragmatik zaaflarına indirgeyip ters yüz ederken, toplum  elindeki papatya falını açar gibi <strong>“evet mi, hayır mı”</strong>  hikayesi ile kendi kaderini tahmin etme çaresizliği ile bir şebelek durumu yaşamakta. Bir yanda 12 Eylül mağdurluğu ile bugünün mağdurluğu arasında kıyasıya bir polemik yaşanıyor öte taraftan toplum, tercihini neye ve kime göre yapacağını kestiremiyor.</p>
<p>Toplumun kafasını bu denli bulandıran belki de en önemli şey; 12 Eylül mağdurlarının <strong>“EVET”</strong>çiler , <strong>“HAYIR”</strong> cılar ve “boykot”çulara bölünmesi. 12 Eylül, <strong>“HAYIR”</strong>cıların üstünden bir buldozer gibi geçmişken, referanduma neden karşı olduklarını haklı olarak anlayamıyor, avam kamarası. Geçmişin mağdurlarının <strong>“HAYIR”</strong> demeleri tamamen ideolojik bir tavır ve tutumundan kaynaklanıyor tabi ki. Gelenekçi, katı, dar milliyetçi  bir anlayışa sahip nasyonel sosyalistler,  geçmişte olduğu gibi bugün de askeri vesayetten yana oyunu kullanmıştır. Askeri zihniyete sahip cumhuriyet çocukları dün olduğu gibi bugünde oyunu askerden yana kullanmakla, asker:  <strong>“bizi döver de sever de”</strong>  zihniyetinin ötesine geçemediğini de göstermiş oldu.</p>
<p>Referandum tartışmaları sürüp giderken en dikkat çekici durum; Kürtler’in tavrı oldu. Kürtler’in bir kısmı <strong>“evet”</strong> derken, büyük çoğunluğunu temsil eden BDP <strong>“boykot”</strong> kararı aldı. Tabi boykotçular sadece BDP tabanında oluşmuyor, bu kararı destekleyen BDP’nin dışındakiler de azımsanamayacak çoğunlukta. Kürtler, <strong>“boykot”</strong> diyor. Zira, Kürtler için 12 Eylül’ler tarihinin her döneminde vardı ve halen devam ediyor. Dolayısıyla 12 Eylül referandumu Kürtler için bir anlam ifade etmiyor. Referandumun aktörleri geçmişin günahlarına sahte gözyaşı dökerken eş zamanlı vuku bulan devlet terörünün devam etmesi referandumun Kürtler’i ilgilendiren ve onların beklentilerine cevap olacak bir tarafının da olmadığını göstermiş oldu. Ve keza daha dün Erdoğan’ın deyim yerinde ise Kürtler’in kalbinin attığı Diyarbakır’da Diyarbakırlılar’a yeni bir cezaevi <strong>“müjdelemesi”</strong> referandumun arkasındaki zihniyeti de özetler nitelikteydi. Boykotçuları anlayamadıklarını söyleyen <strong>“evet”</strong>çi kesimin algılayamadıkları durumda budur. 12 Eylül’ün mağdurlarının<strong> “evet”</strong> demelerinin yadırganacak bir tarafı yok ve kendilerince haklı sebepleri vardır, elbette. Ancak geçmişin hesabını sorma heyecanı içine girerken güncelde yaşananları da gözardı  etmemek gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>Ne geçmişin ne bugünün mağduru olan,  acıyla yüzleşmemiş, gerçekten bir kaybı bir yarası olmayan sadece mağdurların acıları üzerinde kariyer yapan, palazlanan ve hatta devlet tarafından<strong> “adam”</strong> yerine konulan <strong>“evet”</strong>çiler vardır, birde. Bu “evet”çi Kürtler, Kurdun artıklarından beslenen tilki misali, hiçbir zahmete katlanmadan kurdun bir kurban yakalama fırsatını gözlerler. Kurt, kurbanını parçalarken onlar arta kalanlardan faydalanmak için, kurda yapamayacakları riyakarlık, yalakalık yoktur. Bunlar ki; günlerdir medyadan hiç düşmediler. Zaten ne zaman konu Kürtler olsa devlet de medyası da bu tiplere mikrofonu uzattır. Bunlarda nereden geldiklerini, <strong>“adamdan sayılmalarını”</strong> kime borçlu olduklarını bilmeden densiz densiz konuşurlar. Ve Bu kesim, referandum söyleminden bu yana deyim yerindeyse kraldan daha çok kralcı oldu.<strong> “evet”</strong> demek ve topluma da <strong>“evet”</strong> dedirtmek için kendilerini paraladılar. Devletin sunduğu bu <strong>“imkanları”</strong> birer lütufmuş  gibi görüp toplum üzerinde baskı arcı olarak kullanmaya çalıştılar. Hani <strong>“evet”</strong> demenin bile bir ahlakı vardır, Öyle mahalle kadınlarını aratmayacak düzeyde bir ağız dalaşına düşmeleri, kendilerini bu denli aşağılamaları, küçük düşürmelerinin bir gereği var mıdır.</p>
<p>Sizler, görünen birkaç şeyi ezberlemişsiniz ve vira bunları tekrar edip duruyorsunuz. Örneğin; askeri vesayet, örneğin Ergenekon v.s. Askeri darbeye şartlanmışsınız, -Ki, bunda kesinlikle askeri vesayeti tasvip etmiyorum ve eminim ki bazılarınızı bu durum bile es geçmiştir- ve  darbeyi, sokaklarda tankların yürümesi olarak algılıyorsunuz. Oysa, sessiz ve derinden süregelen bir darbenin farkında bile değilsiniz. Toplumun hiçbir yaşam güvencesinin olmadığının farkında değilsiniz. Bu toplumda sivillerden çok kolluk kuvvetlerinin olduğunun farkında değilsiniz.  Devletin o soğuk elinin sürekli toplumun ensesinde olduğunun farkında değilsiniz. Bütün bunları yaşamıyor, hissetmiyorsunuz. Ergenekonu referandum için <strong>“evet”</strong> demenin başlı başına bir gerekçesi olarak gösteriyorsunuz; oysa sizler düne kadar nelerin olup bittiğinin ayırında bile değildiniz. Düne kadar bir Ergenekon varlığında bile bihaberdiniz. Eğer Ergenekon serileri ifşa edilmeseydi belki de hiçbir zaman bunun farkında olmayacaktınız. Ama savaşın çıplak yüzünü sürekli yaşayan Kürtler, yani bunları, o vahşetlerin kurbanları zaten biliyordu.</p>
<p>Sizler, piyasaya sürülen her Ergenekon serisinden sonra açığa çıkan tüyler ürpertici durumlar karşısında  film izler modunda<strong> “Aaaa! Bakar mısın adamlar ne vahşetler yapmış” </strong>gibi uzaylı duruma düşerken, yıllardır yaşanan bu vahşetin kurbanlarının çığlıklarını duymuyordunuz. Onlar dertlerini ne size nede başkasına anlatamıyordu. Oysa bulunduğunuz konumu bilmezlikten, görmemezlikten geldiğiniz o vahşetin kurbanlarına borçlusunuz. Dolayısıyla ergenekonu kurbanlarına anlatıp durmanız sadece sizi komik duruma düşürür. Tabi sizde <strong>“evet”</strong>  demekte haklısınız, kendinizce. Gözünüzü açtığı için Erdoğan’a minnettarlık duyuyorsunuz.  Ama<strong> “evet”</strong> derken ve bir taraftan da sizleri el altında yönlendirenlere  alkış tutarken; bir başka Ergenekon türü ile karşı karşıya olabilme ihtimalini gözardı etmemenizde fayda var, diye düşünüyorum. Bakarsınız rüzgar tersine döner ve birde durduğunuz tarafı temizler.</p>
<p>En çok eleştirilere maruz kalan <strong>“boykut”</strong>çular oldu sanırım. Evetçiler boykotun, hayırcıların işine, hayırcılar, boykotun evetçilerin işine yarayacağını söyleyip dururken; <strong>“boykot”</strong>çular bile kendilerini zan altında hissetmeye başladılar. Oysa, evetçiler ve hayırcıların yaptıkları kavram kargaşası yaratarak toplumun kafasını bulandırmaktan başka bir şey değildi. Boykot, kelime manası olarak, belli bir amaca yönelik alınan bir karara katılmamak ve amacına ulaşmak için devlet yada devletler ile sosyal, siyasal, ekonomik ve askeri her türlü ilişkiye girmeyi ret etmek demek.  Ve keza, kendini ifade etme biçimidir ve kendi varlığını kabullendirme eylemidir. Halkın deyimi ile kendini adamdan saymanı kaale almamaktır. Kürtler, referandumu bu yüzden boykot ediyor. Kaldı ki Kürtler, referandumu boykot etmiyor, boykot edilen zihniyettir. Geçmişten bugüne süregelen bir zihniyeti boykot ediyor, Kürtler. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtler’e yönelik süregelen bir zihniyet vardır. Dolayısıyla Kürtler açısında devlet zulmünü salt 12 Eylül’den ibaret sayarsak  bu 12 Eylül öncesi mağdurlarına hakaret sayılır.</p>
<p>Ben tüm eleştirilere rağmen<strong> “boykot”</strong> diyorum. Gerçekten birileri boykot dediği için değil. Ben kendi vicdanımın muhasebesini yapıyorum. En azında kendi açımda baktığımda benim hayatımı değiştirecek hiçbir şeyin olmadığını, hiçbir şeyin değişmeyeceğini gördüm, referandum maddelerinde ve devletin nazarında. Yani sizin öyle toplumun gözüne sokarcasına balandıra balandıra anlattığınız ve <strong>“iyi okuyun”</strong> dediğiniz referandum madderinde Kürtler’i bağlayacak bir şey yok. Beli ki; analiz edemiyorsunuz ve bana göre de siz bu maddeleri defalarca okuyun. Laf salatası haline getirilen maddelerden belki en önemlisi  askeri vesayetin kaldırılmasına ilişkindir ki; bu da bana çok inandırıcı gelmiyor. Toplumun büyük kesimi içinde öyle olduğunu sanıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi bu tamamen bir zihniyet meselesidir. Bu  zihniyet yapısı değişmediği sürece hiçbir şey değişmez, bu ülkede.  Nihayetinde askeri  vesayetin yerini başka bir vesayetin alacağı endişesini taşıyorum.</p>
<p>Biz Kürtler’in hayatının büyük bir kısmını devlet ve askeriyesi kapsamıştır. Bu yüzden elbette askeri vesayete bir sempatimiz olamaz. ancak, biz Kürtler’in ensesinde devletin soğuk eli her daim hüküm sürmüştür. ve bu el sadece askeriyenin eli değil. Dolayısıyla biz Kürtler’in endişeli olması bu yüzdendir. 12 Eylül sürecinde 7’den 70’e hemen hemen her Kürdün yaşadığı kısa bir anekdotu aktarmak istiyorum. 12 Eylül darbesinin  akabinde biz Kürt’leri devlet, hizaya  getirmek için başta okullar olmak üzere hemen her alanda büyük çalışmalar başlattı. Kürtler’in çoğu <strong>“yat-kalk” </strong>komutunu yaşamıştır. Ve bizim kuşak daha çocuktu, o zaman ve belki en çok yarayı çocuklar aldı. Yatılı okuduğum okulda bir gün sabahın köründe Doğunun boyumuzu aşan karın üstünde sorgusuz sualsiz topladılar bizi. Saatlerce bir bekleyişin ardında okul askeriyesinin -okulumuz askeriyenin kontrolündeydi- komutu ile askeri nizama geçtik ve akabinde apoletli bir sürü soğuk yüzlü adam karşımızda dikildi. Halen merak, korku ve endişe ile bekliyoruz. Ve bir taraftan korku ve endişeden bir taraftan soğuktan tir tir titrerken dilini bile doğru-dürüst bilmediğimiz bir adam bize doğru yöneldi ve ; <strong>“burada Kürtçe konuşmak yasak, Kürt yoktur. Size ‘Kürt’ diyenin yüzüne tükürün ve bunu bir hakaret olarak bilin-sanırım böyle bir şeydi-(ve daha bir sürü şey)”</strong> demişti. Ve biz çocuktuk, hiçbir şey anlamıyorduk. <strong>“Kürt nedir” </strong>onu bile bilmeyecek yaştaydık. Tek derdimiz, bütün duyularımızı esir alan o atmosferden bir an önce kurtulmaktı. Büyüyüp, bu cümlenin anlamını öğrendiğimden beri bu zihniyetin hiçbir zaman değişmediğine tanık oludum, yaşadım, hissettim. Ve ne yazık ki halende bu zihniyet devam ediyor. Ve garip bir durum ki; benim nazarımda devlet, hep o adam oldu. Kürtler için devletin sarf ettiği her söz bana hep o adamın bu cümlesini hatırlatır; o, küçümseyici, aşağılayıcı cümlesini&#8230; Erdoğan’ın Kılıçdaroğlun’a atfen: <strong>“önemli olan boy değil, soydur, soy”</strong> demesi, belki Kılıçdaroğlu için bir anlam ifade etmemiş olabilir ama ben bu lafın kesinlikle Erdoğan’ın üstün ırk ve Kürt ırkını aşağılayan bir zihniyetinden kaynaklandığını ve tamamen Kürtler’i, Kürtlüğü aşağılamak için kullanılan bir ifade olduğunu düşünüyorum. Ve bu cümle bana o adamı hatırlattı . Erdoğan, Kürtler&#8217;e Kılıçdaroğlu şahsında hakaret etmiştir. ve bu beni oldukça rencide etmiştti.</p>
<p> Bu yüzden boykot diyorum. Ve bu yüzden <strong>“Evet”</strong> demekte endişeliyim. <strong>“hayır” </strong>hiç  diyemem. <strong>“hayır” </strong>çıkarsa daha korkunç şeyler yaşayacağımıza eminim. Ama <strong>“evet”</strong> çiler içinde durumu kestirmek zor. Endişeliyim, zira, Kürtler’e yönelik yürütülen açık veya örtülü imha devam ediyor. Devletin yüzü kürtler’e her döndüğünde ve ağızlarında dökülen satıraralarında bile bir aşağılanma, bir yok sayma vardır. Ve gözlemlediğim kadarıyla toplumun önemli bir kesimi de böyle düşünüyor. Ve endişeli. Güvenmiyor, referandum sahiplerine.  Endişeliyim,  zira, referandumun ertesinde  gözümüz morarmış bir vaziyette bulabiliriz, kendimizi. Bunca deneyim gösterdi ki; devlet biz Kürtler için iyi bir şey düşünmez. Ve ne zaman devlet Kürtler için iyi bir söz sarf etse büyük bir endişe duyuyorum. <strong>“eyvah! başımıza yine bir felaket gelecek”</strong> diyorum. Biliyorum ki; devlet, Kürtler’e kedinin fareye baktığı gibi bakıyor. Her defasında olduğu gibi yine kapanın üstüne güzel bir peynir koymuş önümüze sürmüş. Ve bekliyor… </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=150">Ayrılığın Öteki Yüzü</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=358">Quasimodo'nun Dramı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=167">Zamanın Derinliğinde Bir Kadın</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=168">Acısı Ruhumu Esir Almıştı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=300">“Ya Sev Ya Terk Et” Gölgesinde “Sivil Anayasa”</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=309">Yitirmenin Ruhta Yarattığı Acı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=473">Yoksul Ülkenin Yoksul Çocukları</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=517">Öldürme Tutkusu</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=535">Jiyana Kûçikan ya da Köpeklerin Yaşamı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2849">İnkâr Egosal Tatminsizliktir</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2985</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şox û Şengê, Xerabrengê</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2976</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2976#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 19:40:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Bawer Ronahi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<category><![CDATA[Spot3]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar2]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2976</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kurtmuzigi.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kurtmuzigi.jpg"><img class="alignnone" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kurtmuzigi.jpg" alt="kurtmuzigi.jpg" /></a> Kürtçe müzik yapan müzisyenlerin en önemli eksiklerinden biri repertuar üzerinde iyi bir alan araştırması yapmamaları.  Melayê Cizîrî, aruzu elinin altında bir çırak gibi kullanır ve şiirindeki derin imge ve yaratıcı dille çağdaşı ve ardılı olan bütün şairleri etkiler ve gönül rahatlığıyla söylebiliriz ki hepsini gölgede bırakır. Ehmedê Xanî’yi bile &#8230;<span id="more-2976"></span><br />
<div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"> <a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawerronahi21.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2303" title="bawerronahi21" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawerronahi21.jpg" alt="bawerronahi21" width="150" height="227" /></a></p>
<h3>Bawer Ronahî</h3>
<p></div><br />
<div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p><strong>-Bir Klasik Şiir Bestesi Üzerine-</strong></p>
<p>Kürt müzisyenlerin, daha doğrusu Kürtçe müzik yapan müzisyenlerin en önemli eksiklerinden biri repertuar üzerinde iyi bir alan araştırması yapmamaları. Oysa klasik eserler üzerine şerhler ve çözümlemeler yeterince geniş bir kaynak arşivi oluşturur. Yani aslında arayan mevlasını bulabiliyor&#8230;</p>
<p>Yanlış okunan sözler, değiştirilen temel şiir parçaları vs&#8230; Bunlar önemli ayrıntılar ve tee! Aynur son kasetinde böyle belirgin hatalar yapıncaya kadar kimsenin dikkatini çekmedi.<br />
Hîvron adıyla bildiğimiz, benimsediğimiz grubun dağılmasının ardından tek başına farklı bir tarzda iyi bir çizgi yakalayarak müziğine devam eden ve en son Bablîsok kasetiyle deyim yerindeyse iyi bir sükse yapan Nisret Îmir’in okuduğu Şox û Şengê adlı parçadan bahsetmek istiyorum. Biliyorum, <strong>“senin ağzından hayırlı bir kelime çıkmaz ve de sıkıysa sen kalk oku”</strong> diyenler olacaktır –haklı oalrak. Bu kadar sevilen ve benimsenen biri ve bir şarkı için bir eleştiri tutturmak ve bunda bir art niyet gözetilmediğini anlatmak zor iş. O yüzden göğsümü siper edip bir kaç şey sıralamak isterim. Allah taksiratımı affetsin! Amen!</p>
<p>Bir kere şiirin altındaki imza demir-çelik bir isim: Melayê Cizîrî. Ünlü Kürt romancı Jan Dost, yazılı Kürtçe edebiyatı Melayê Cizîrî’nin divanıyla başlatır. Yani Mela’ya kadar bir Kürt şiiri yoktur aslında. Divan olarak derli toplu, somut bir şiir olarak yoktur. Katılırız veya katılmayız, bu önemli ölçüde bir <strong>“edebî tarih yorumlama biçimi”</strong> elbette. Ama Mela’nın en önemli özelliği hâlâ Kürt şiirinin <strong>“pîr”</strong>i olarak kabul edilmesidir. Hatta aruzdaki ustalığını anlatan şöyle bir söz vardır: Herkes xulamê ber destê arûzê ye, arûz jî xulamê ber destê Melayê Cizîrî ye.</p>
<p>Bütün şairler aruzun emrinde çırak, aruz da Mela’nın emrinde çırak… Evet, gerçekten aruzu elinin altında bir çırak gibi kullanır ve şiirindeki derin imge ve yaratıcı dille çağdaşı ve ardılı olan bütün şairleri etkiler ve gönül rahatlığıyla söylebiliriz ki hepsini gölgede bırakır. Ehmedê Xanî’yi bile…</p>
<p>İşte böylesi ağır bir işin altına girmek elbette sıkı bir çalışma ister. Şiirin orjinali üzerinde bir uğraş, çözümleme ve kesinlikle sağlam bir şerh ister. Celalettin Yöyler adında  değerli bir araştırmacı uzun uğraşlar sonucu <strong>“Şîroveya Dîwana Melayê Cizîrî”</strong> (Melayê Cizîrî Divanının Şerhi) adında kalınca bir kitap yazmış. Nisret Îmir şarkıya hazırlanırken bundan yararlanmadıysa çok yazık olmuştur. Allah onun da taksiratını affetsin. Bunun dışında Dîwana Mela Ahmedê Cizîrî adlı bir kitap yakın zamanda Nûbihar yayınlarından çıktı, yanılmıyorsam. Hoş, orda orjinalden yapılan transkripsiyon (latinize) hafif sorunlu görünmesine rağmen şiirlerin Türkçe çevirileri mevcut ve müthiş derece sağlam bir tasavvufi temel üzerinde inşa edilmiş. Adını bilmediğim çevirmeni kutlarım, hazır ayakta yazı yazıyorken alkışlarım, gözlerinden öperim…</p>
<p>Şimdi sadede gelip kompozisyonu sonuca bağlama zamanı geldi. Hocalarım hep derdi: giriş gelişme sonuç! O qeder! Esasında bunların tamamı bir girişken, gelişimi atlayıp direk sonuca varmaktır niyetim. Kıssadan hissem de hazır elbette. Sonuç şu: Bestede hatalar gözle görülür ve telaffuz can sıkıcı. Bir kaç örnekle siz sevgili Tokat ili Erbaa ilçesi sakini, Kürtçe telaffuz mevzusunu  azıcık da olsa bilen hemşehrilerime durumu izah etmek isterim.</p>
<p>1- <strong>&#8220;Dêmdurrê gerdenşemalê&#8230;&#8221;</strong> Melayê Cizîrî<strong> &#8220;dêmdurr&#8221; </strong>şeklinde kullanmış. (Dêm: yanak, elmacık kemiği civarı. Durr/dur: İnci.) Yani benzetilen incidir ve <strong>&#8220;dûr&#8221; </strong>şeklinde telaffuz edilmez,<strong> &#8220;durr&#8221;</strong> yada <strong>&#8220;dur&#8221;</strong> şeklinde olmalı. Şeddeli, yani çift <strong>&#8220;r&#8221;</strong> ile olursa kanımca daha doğru. Tabii <strong>&#8220;dem&#8221;</strong> değil, <strong>&#8220;dêm&#8221;.</strong> Dem: an, lahza, zaman parçası anlamında. <strong>&#8220;Dêm&#8221;,</strong> dediğimiz gibi yanak, elmacık kemiği çevresi&#8230; Bu tölere edilebilir bir telaffuz hatası mı bilmiyorum&#8230;</p>
<p>(Tuhaftır ki tasavvufta inciye benzetilen şey hep diş olur. Ama burda yanak. Bu <strong>&#8220;dêm&#8221;</strong> yorumuna şerh koyuyorum, emin değilim. Şairin kastı nedir iyi görmek gerek.)</p>
<p>2- <strong>&#8220;Surşîrînê nazenînê&#8230;&#8221;</strong> Doğa (fıtrat), yaradılış, yüz, biçim gibi anlamları olan <strong>&#8220;sur&#8221;,</strong> kelimesi ise <strong>&#8220;sûr&#8221;</strong> şeklinde telaffuz edilmiş. Oysa daha kapalı ve pes bir ünlüdür. Nasıl ki <strong>&#8220;hubr-mürekkep&#8221;</strong> derken ağır bir <strong>&#8220;u&#8221;</strong> harfi çıkıyorsa bunda da öyle bir telaffuz sözkonusu.</p>
<p>3- <strong>&#8220;Çîçeka tehîn-i w&#8217;ala&#8221;</strong> derken, burdaki <strong>&#8220;terhîn&#8221; &#8220;</strong>rehnedilmiş, rehin alınmış&#8221; anlamında. Tasavvufta mecazî bir anlamı olabilir, tam bilemiyorum.  (Aynı kelime Rojen Barnas&#8217;ın Dîlbera Qeşeng şiirinde de var. <strong>&#8220;Dîlbera qeşeng, terhîn û ciwan&#8221;</strong> diye geçiyor. Ordaki anlamı <strong>&#8220;güzel&#8221; </strong>gibi geliyor.)</p>
<p>Ama telaffuzda <strong>&#8220;ter&#8217;î&#8221;</strong> şeklinde çıkmış. Sonu <strong>&#8221; eyn-ع &#8220;</strong> ile bitmiş. Sonrasındaki <strong>&#8220;wala&#8221;</strong> aslında &#8220;bala&#8221; ile eşanlamlı olup<strong> &#8220;yüce, kutsal, değerli&#8221;</strong> manasındadır. Ama Nisret kardeşimizin telaffuzundan ben <strong>&#8220;vala&#8221;</strong> (anlamının<strong> &#8220;boş&#8221;</strong> olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı) diye duyuyorum. Senin kulağın bozulmuş, iyi duyamıyorsun diyen arkadaşların eleştirilerine açığım.</p>
<p>4-<strong> &#8220;Kuştim û nakit (nake) yeqînê.&#8221;</strong> Şiirin orjinalindeki hâli <strong>&#8220;kuştim û nakit yeqînê&#8221;</strong> şeklindedir. Yani bu vicdansız maşuk aşığını öldürmüş de inanmıyor öldürdüğüne. Beni öldürdün, öldürdüğüne inanmıyorsun diyor şair. <strong>&#8220;Yeqîn&#8221;</strong> tek ve gerçek anlamıyla inanmaktır. Serhat Bölgesi <strong>&#8220;Yeqîniya te bê&#8230;&#8221;</strong> şeklinde bir deyim kullanır.<strong> &#8220;İnanır mısın&#8230;&#8221;</strong> gibisinden&#8230;</p>
<p>Nisret&#8217;in telaffuzu ise şu şekilde: <strong>&#8220;Kuştim neketim yeqînê.&#8221; </strong> Hani inanamadım anlamına gelebilecek bir <strong>&#8220;ketin(a) yeqînê&#8221; </strong>fiilimiz olsa belki başka bir mânâ yükledi, kendince yorumladı diyebilirdik. Ama bana öle geliyor ki bu şarkının en bariz hatası ve orjinal anlamdan çok uzak. Hatta anlamsız.</p>
<p>5- <strong>&#8220;Ew tecellaya te dayî&#8221;  &#8220;ew tecelliya te dayî&#8221;</strong> şeklinde telaffuz edilmiş. Orjinalden şaşmamak en doğrusu. Tecelli ile tecella arasında temelde bir isim-fiil ve adeylem farkı olduğunu düşünüyorum. İzahı zor bir fark. Ama beste orjinale uysa elbette daha doğru olurdu.</p>
<p>6- <strong>&#8220;Ya ji Mela dil revayî&#8221;</strong> Bu dizeden mükerrer anlam çıkarmak mümkün.<strong> &#8220;Mela&#8217;dan gönül çalan kişi&#8230;&#8221;</strong> (-a takısı nedeniyle dişi olduğunu da biliyoruz) anlamı da çıkar<strong> &#8220;Yada Mela gönlünü çaldırmış&#8221; </strong>anlamı da çıkar. Nisret Îmir bunu <strong>&#8220;Yan jî Mela dil rewa ye&#8221;</strong> şekilde telaffuz etmiş.<strong> &#8220;Rewa&#8221;</strong> dört beş yan anlamlı geniş bir mevzusu olan acayip bir kelime. Kanımca en temel anlamı alev. Bir sonraki <strong>&#8220;reva görmek, uygun görmek, münasip eylemek&#8221;</strong> anlamlarına gelen Türkçe&#8217;de de olan <strong>&#8220;reva&#8221;. </strong>Şimdi o rewa telaffuzunun yanlışlığını bir kenara koyarsak baştan <strong>&#8220;Yan jî..&#8221;</strong> demek <strong>&#8220;Ehmed&#8217;ten/Meladan gönül çalan kişi&#8221;</strong> tezimizi çürütüyor elbette. Ama orjinali bütünlüklü olarak şerh edersek, hemen öncesindeki dizede<strong> &#8220;Senin verdiğin tecella&#8230;&#8221;</strong> var. Yani sen üzerine gelişen bir dörtlüğün gene sen imgesi üzerine üçüncü dizede de devam edip nakarat dizesi ile bitmesi daha akla yakındır. Yani doğrusu <strong>&#8220;Ya ji Mela/Ehmed dil revayî (revandî-kaçıran)&#8221;</strong> şeklinde olmalı. (Bazı nüshalarda Ehmed ve Mela yerine bu dizede kendisinin bir başka mahlası olan <strong>&#8220;Nîşanî&#8221;</strong> yazıldığı da görülür ama sanırım aruz kalıbını bozduğu için yanlıştır.)</p>
<p>İşte bu mükerrer anlamların hangisinin kastedildiğini anlamak için Celalettin Yöyler&#8217;in Şîroveya Dîwana Melayê Cizîrî adlı eserine göz atmak yeterli olurdu aslında. Ne yazık ki şu anda elimde yok. Onun dışında başka bir kaynak Nûbihar Yayınları&#8217;ndan çıkan Dîwana Mela Ahmedê Cizîrî. Ve bu sağlam kaynak şiirlerinin Türkçe çevirilerini içeriyor, hem de çok sağlam çeviriler. Yine Malesef şu anda memleketteki raflarda yatar durumda olduğu için göz atamıyorum. Elinde bu iki kaynaktan biri olan arkadaşın mailini beklerim. Lütfen baksın ve bu dizenin nasıl çevrildiğini yada yorumlandığını/şerh edildiğini bize de anlatsın.</p>
<p><strong>NETİCE:</strong><br />
Dikkat ve iyi bir çalışma ile daha kaliteli ve estetik açıdan dolgun bir müziğe ulaşmamız işten bile değil. Sadece biraz daha özen&#8230; Kürt müziğinin son yıllardaki güzel ataklarına sadece biraz daha derinlikli metin çalışması ve biraz dikkat eklemek yeterli olacaktır. Bu konuda fena hâlde iyimserim sevgili uçurtma kuyruğu kardeşlerim.</p>
<p>Sevgiler, selamlar, rüzgârlar, şoxlar, şengler…</p>
<p>Gönlüm sizinle sevgili referandum boykotçusu kardeşceğizlerim…</p>
<p>NOT: Şarkıyı dinlemek isteyenler için facebook’tan link vereyim:</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=1558686370248&amp;ref=mf#!/video/video.php?v=1473660764661">http://www.facebook.com/video/video.php?v=1558686370248&amp;ref=mf#!/video/video.php?v=1473660764661</a> </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=512">Parantezden Taşanlar</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=540">Duzimanî Otoasîmîlasyon</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=585">Araf/ Di Navbera Du Welatan De</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=617">Çiyayê Xewnan</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2301">Her Derde Deva Bir Reçete</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2355">"Dilin olmazsa sen neylersin çocuk?"</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2457">Merserize Kazaklı Çocuğun Pastörize Hikâyeleri</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2548">Mart Sözlüğü</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2885">Halva Halva Dêmeklen Ağiz Şêrin Olmiyir</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kurtmuzigi.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kurtmuzigi.jpg"><img class="alignnone" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kurtmuzigi.jpg" alt="kurtmuzigi.jpg" /></a> Kürtçe müzik yapan müzisyenlerin en önemli eksiklerinden biri repertuar üzerinde iyi bir alan araştırması yapmamaları.  Melayê Cizîrî, aruzu elinin altında bir çırak gibi kullanır ve şiirindeki derin imge ve yaratıcı dille çağdaşı ve ardılı olan bütün şairleri etkiler ve gönül rahatlığıyla söylebiliriz ki hepsini gölgede bırakır. Ehmedê Xanî’yi bile &#8230;<span id="more-2976"></span><br />
<div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"> <a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawerronahi21.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2303" title="bawerronahi21" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawerronahi21.jpg" alt="bawerronahi21" width="150" height="227" /></a></p>
<h3>Bawer Ronahî</h3>
<p></div><br />
<div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p><strong>-Bir Klasik Şiir Bestesi Üzerine-</strong></p>
<p>Kürt müzisyenlerin, daha doğrusu Kürtçe müzik yapan müzisyenlerin en önemli eksiklerinden biri repertuar üzerinde iyi bir alan araştırması yapmamaları. Oysa klasik eserler üzerine şerhler ve çözümlemeler yeterince geniş bir kaynak arşivi oluşturur. Yani aslında arayan mevlasını bulabiliyor&#8230;</p>
<p>Yanlış okunan sözler, değiştirilen temel şiir parçaları vs&#8230; Bunlar önemli ayrıntılar ve tee! Aynur son kasetinde böyle belirgin hatalar yapıncaya kadar kimsenin dikkatini çekmedi.<br />
Hîvron adıyla bildiğimiz, benimsediğimiz grubun dağılmasının ardından tek başına farklı bir tarzda iyi bir çizgi yakalayarak müziğine devam eden ve en son Bablîsok kasetiyle deyim yerindeyse iyi bir sükse yapan Nisret Îmir’in okuduğu Şox û Şengê adlı parçadan bahsetmek istiyorum. Biliyorum, <strong>“senin ağzından hayırlı bir kelime çıkmaz ve de sıkıysa sen kalk oku”</strong> diyenler olacaktır –haklı oalrak. Bu kadar sevilen ve benimsenen biri ve bir şarkı için bir eleştiri tutturmak ve bunda bir art niyet gözetilmediğini anlatmak zor iş. O yüzden göğsümü siper edip bir kaç şey sıralamak isterim. Allah taksiratımı affetsin! Amen!</p>
<p>Bir kere şiirin altındaki imza demir-çelik bir isim: Melayê Cizîrî. Ünlü Kürt romancı Jan Dost, yazılı Kürtçe edebiyatı Melayê Cizîrî’nin divanıyla başlatır. Yani Mela’ya kadar bir Kürt şiiri yoktur aslında. Divan olarak derli toplu, somut bir şiir olarak yoktur. Katılırız veya katılmayız, bu önemli ölçüde bir <strong>“edebî tarih yorumlama biçimi”</strong> elbette. Ama Mela’nın en önemli özelliği hâlâ Kürt şiirinin <strong>“pîr”</strong>i olarak kabul edilmesidir. Hatta aruzdaki ustalığını anlatan şöyle bir söz vardır: Herkes xulamê ber destê arûzê ye, arûz jî xulamê ber destê Melayê Cizîrî ye.</p>
<p>Bütün şairler aruzun emrinde çırak, aruz da Mela’nın emrinde çırak… Evet, gerçekten aruzu elinin altında bir çırak gibi kullanır ve şiirindeki derin imge ve yaratıcı dille çağdaşı ve ardılı olan bütün şairleri etkiler ve gönül rahatlığıyla söylebiliriz ki hepsini gölgede bırakır. Ehmedê Xanî’yi bile…</p>
<p>İşte böylesi ağır bir işin altına girmek elbette sıkı bir çalışma ister. Şiirin orjinali üzerinde bir uğraş, çözümleme ve kesinlikle sağlam bir şerh ister. Celalettin Yöyler adında  değerli bir araştırmacı uzun uğraşlar sonucu <strong>“Şîroveya Dîwana Melayê Cizîrî”</strong> (Melayê Cizîrî Divanının Şerhi) adında kalınca bir kitap yazmış. Nisret Îmir şarkıya hazırlanırken bundan yararlanmadıysa çok yazık olmuştur. Allah onun da taksiratını affetsin. Bunun dışında Dîwana Mela Ahmedê Cizîrî adlı bir kitap yakın zamanda Nûbihar yayınlarından çıktı, yanılmıyorsam. Hoş, orda orjinalden yapılan transkripsiyon (latinize) hafif sorunlu görünmesine rağmen şiirlerin Türkçe çevirileri mevcut ve müthiş derece sağlam bir tasavvufi temel üzerinde inşa edilmiş. Adını bilmediğim çevirmeni kutlarım, hazır ayakta yazı yazıyorken alkışlarım, gözlerinden öperim…</p>
<p>Şimdi sadede gelip kompozisyonu sonuca bağlama zamanı geldi. Hocalarım hep derdi: giriş gelişme sonuç! O qeder! Esasında bunların tamamı bir girişken, gelişimi atlayıp direk sonuca varmaktır niyetim. Kıssadan hissem de hazır elbette. Sonuç şu: Bestede hatalar gözle görülür ve telaffuz can sıkıcı. Bir kaç örnekle siz sevgili Tokat ili Erbaa ilçesi sakini, Kürtçe telaffuz mevzusunu  azıcık da olsa bilen hemşehrilerime durumu izah etmek isterim.</p>
<p>1- <strong>&#8220;Dêmdurrê gerdenşemalê&#8230;&#8221;</strong> Melayê Cizîrî<strong> &#8220;dêmdurr&#8221; </strong>şeklinde kullanmış. (Dêm: yanak, elmacık kemiği civarı. Durr/dur: İnci.) Yani benzetilen incidir ve <strong>&#8220;dûr&#8221; </strong>şeklinde telaffuz edilmez,<strong> &#8220;durr&#8221;</strong> yada <strong>&#8220;dur&#8221;</strong> şeklinde olmalı. Şeddeli, yani çift <strong>&#8220;r&#8221;</strong> ile olursa kanımca daha doğru. Tabii <strong>&#8220;dem&#8221;</strong> değil, <strong>&#8220;dêm&#8221;.</strong> Dem: an, lahza, zaman parçası anlamında. <strong>&#8220;Dêm&#8221;,</strong> dediğimiz gibi yanak, elmacık kemiği çevresi&#8230; Bu tölere edilebilir bir telaffuz hatası mı bilmiyorum&#8230;</p>
<p>(Tuhaftır ki tasavvufta inciye benzetilen şey hep diş olur. Ama burda yanak. Bu <strong>&#8220;dêm&#8221;</strong> yorumuna şerh koyuyorum, emin değilim. Şairin kastı nedir iyi görmek gerek.)</p>
<p>2- <strong>&#8220;Surşîrînê nazenînê&#8230;&#8221;</strong> Doğa (fıtrat), yaradılış, yüz, biçim gibi anlamları olan <strong>&#8220;sur&#8221;,</strong> kelimesi ise <strong>&#8220;sûr&#8221;</strong> şeklinde telaffuz edilmiş. Oysa daha kapalı ve pes bir ünlüdür. Nasıl ki <strong>&#8220;hubr-mürekkep&#8221;</strong> derken ağır bir <strong>&#8220;u&#8221;</strong> harfi çıkıyorsa bunda da öyle bir telaffuz sözkonusu.</p>
<p>3- <strong>&#8220;Çîçeka tehîn-i w&#8217;ala&#8221;</strong> derken, burdaki <strong>&#8220;terhîn&#8221; &#8220;</strong>rehnedilmiş, rehin alınmış&#8221; anlamında. Tasavvufta mecazî bir anlamı olabilir, tam bilemiyorum.  (Aynı kelime Rojen Barnas&#8217;ın Dîlbera Qeşeng şiirinde de var. <strong>&#8220;Dîlbera qeşeng, terhîn û ciwan&#8221;</strong> diye geçiyor. Ordaki anlamı <strong>&#8220;güzel&#8221; </strong>gibi geliyor.)</p>
<p>Ama telaffuzda <strong>&#8220;ter&#8217;î&#8221;</strong> şeklinde çıkmış. Sonu <strong>&#8221; eyn-ع &#8220;</strong> ile bitmiş. Sonrasındaki <strong>&#8220;wala&#8221;</strong> aslında &#8220;bala&#8221; ile eşanlamlı olup<strong> &#8220;yüce, kutsal, değerli&#8221;</strong> manasındadır. Ama Nisret kardeşimizin telaffuzundan ben <strong>&#8220;vala&#8221;</strong> (anlamının<strong> &#8220;boş&#8221;</strong> olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı) diye duyuyorum. Senin kulağın bozulmuş, iyi duyamıyorsun diyen arkadaşların eleştirilerine açığım.</p>
<p>4-<strong> &#8220;Kuştim û nakit (nake) yeqînê.&#8221;</strong> Şiirin orjinalindeki hâli <strong>&#8220;kuştim û nakit yeqînê&#8221;</strong> şeklindedir. Yani bu vicdansız maşuk aşığını öldürmüş de inanmıyor öldürdüğüne. Beni öldürdün, öldürdüğüne inanmıyorsun diyor şair. <strong>&#8220;Yeqîn&#8221;</strong> tek ve gerçek anlamıyla inanmaktır. Serhat Bölgesi <strong>&#8220;Yeqîniya te bê&#8230;&#8221;</strong> şeklinde bir deyim kullanır.<strong> &#8220;İnanır mısın&#8230;&#8221;</strong> gibisinden&#8230;</p>
<p>Nisret&#8217;in telaffuzu ise şu şekilde: <strong>&#8220;Kuştim neketim yeqînê.&#8221; </strong> Hani inanamadım anlamına gelebilecek bir <strong>&#8220;ketin(a) yeqînê&#8221; </strong>fiilimiz olsa belki başka bir mânâ yükledi, kendince yorumladı diyebilirdik. Ama bana öle geliyor ki bu şarkının en bariz hatası ve orjinal anlamdan çok uzak. Hatta anlamsız.</p>
<p>5- <strong>&#8220;Ew tecellaya te dayî&#8221;  &#8220;ew tecelliya te dayî&#8221;</strong> şeklinde telaffuz edilmiş. Orjinalden şaşmamak en doğrusu. Tecelli ile tecella arasında temelde bir isim-fiil ve adeylem farkı olduğunu düşünüyorum. İzahı zor bir fark. Ama beste orjinale uysa elbette daha doğru olurdu.</p>
<p>6- <strong>&#8220;Ya ji Mela dil revayî&#8221;</strong> Bu dizeden mükerrer anlam çıkarmak mümkün.<strong> &#8220;Mela&#8217;dan gönül çalan kişi&#8230;&#8221;</strong> (-a takısı nedeniyle dişi olduğunu da biliyoruz) anlamı da çıkar<strong> &#8220;Yada Mela gönlünü çaldırmış&#8221; </strong>anlamı da çıkar. Nisret Îmir bunu <strong>&#8220;Yan jî Mela dil rewa ye&#8221;</strong> şekilde telaffuz etmiş.<strong> &#8220;Rewa&#8221;</strong> dört beş yan anlamlı geniş bir mevzusu olan acayip bir kelime. Kanımca en temel anlamı alev. Bir sonraki <strong>&#8220;reva görmek, uygun görmek, münasip eylemek&#8221;</strong> anlamlarına gelen Türkçe&#8217;de de olan <strong>&#8220;reva&#8221;. </strong>Şimdi o rewa telaffuzunun yanlışlığını bir kenara koyarsak baştan <strong>&#8220;Yan jî..&#8221;</strong> demek <strong>&#8220;Ehmed&#8217;ten/Meladan gönül çalan kişi&#8221;</strong> tezimizi çürütüyor elbette. Ama orjinali bütünlüklü olarak şerh edersek, hemen öncesindeki dizede<strong> &#8220;Senin verdiğin tecella&#8230;&#8221;</strong> var. Yani sen üzerine gelişen bir dörtlüğün gene sen imgesi üzerine üçüncü dizede de devam edip nakarat dizesi ile bitmesi daha akla yakındır. Yani doğrusu <strong>&#8220;Ya ji Mela/Ehmed dil revayî (revandî-kaçıran)&#8221;</strong> şeklinde olmalı. (Bazı nüshalarda Ehmed ve Mela yerine bu dizede kendisinin bir başka mahlası olan <strong>&#8220;Nîşanî&#8221;</strong> yazıldığı da görülür ama sanırım aruz kalıbını bozduğu için yanlıştır.)</p>
<p>İşte bu mükerrer anlamların hangisinin kastedildiğini anlamak için Celalettin Yöyler&#8217;in Şîroveya Dîwana Melayê Cizîrî adlı eserine göz atmak yeterli olurdu aslında. Ne yazık ki şu anda elimde yok. Onun dışında başka bir kaynak Nûbihar Yayınları&#8217;ndan çıkan Dîwana Mela Ahmedê Cizîrî. Ve bu sağlam kaynak şiirlerinin Türkçe çevirilerini içeriyor, hem de çok sağlam çeviriler. Yine Malesef şu anda memleketteki raflarda yatar durumda olduğu için göz atamıyorum. Elinde bu iki kaynaktan biri olan arkadaşın mailini beklerim. Lütfen baksın ve bu dizenin nasıl çevrildiğini yada yorumlandığını/şerh edildiğini bize de anlatsın.</p>
<p><strong>NETİCE:</strong><br />
Dikkat ve iyi bir çalışma ile daha kaliteli ve estetik açıdan dolgun bir müziğe ulaşmamız işten bile değil. Sadece biraz daha özen&#8230; Kürt müziğinin son yıllardaki güzel ataklarına sadece biraz daha derinlikli metin çalışması ve biraz dikkat eklemek yeterli olacaktır. Bu konuda fena hâlde iyimserim sevgili uçurtma kuyruğu kardeşlerim.</p>
<p>Sevgiler, selamlar, rüzgârlar, şoxlar, şengler…</p>
<p>Gönlüm sizinle sevgili referandum boykotçusu kardeşceğizlerim…</p>
<p>NOT: Şarkıyı dinlemek isteyenler için facebook’tan link vereyim:</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=1558686370248&amp;ref=mf#!/video/video.php?v=1473660764661">http://www.facebook.com/video/video.php?v=1558686370248&amp;ref=mf#!/video/video.php?v=1473660764661</a> </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=512">Parantezden Taşanlar</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=540">Duzimanî Otoasîmîlasyon</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=585">Araf/ Di Navbera Du Welatan De</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=617">Çiyayê Xewnan</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2301">Her Derde Deva Bir Reçete</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2355">"Dilin olmazsa sen neylersin çocuk?"</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2457">Merserize Kazaklı Çocuğun Pastörize Hikâyeleri</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2548">Mart Sözlüğü</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2885">Halva Halva Dêmeklen Ağiz Şêrin Olmiyir</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2976</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Feda, Veda ve Bawke</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2957</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2957#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Aug 2010 21:22:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Azad Koala</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Biyografik]]></category>

		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar1]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2957</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="bawkeh.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawkeh.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawkeh.jpg" alt="bawkeh.jpg" /></a> Çocuk, arabanın arkasından öyle çaresizce koşar ki, o muhteşem kar görüntüsü izleyicide acı bir tat bırakır. Sanki bir Japon Shodo hat ustası, kendi bedeni üzerinde kılıçla desen çizmektedir. Ve o desen çocuk da vücut bulmaktadır ama desen öylesine keskin, öylesine zarif ve öylesine estetik bir sanat eseridir ki, o estetiğin ne zorluklarla yaratıldığını göz ardı ederiz veya görmezlikten geliriz. Yönetmen, tam da bunu yapıyor, seyirciye trajedinin estetiğini sunuyor. Kemanın o ağdalı sesiyle, çocuğun babasının ardından “Bawkeee” diye haykırışı ve gözlerinden dökülen boncuk boncuk yaşlar.</p>
<p><span id="more-2957"></span><br />
<div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"></p>
<h3><a rel="lightbox" title="azadiii.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/azadiii.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/azadiii.jpg" alt="azadiii.jpg" /></a><br />
Azad Koala</h3>
<p></div><br />
<div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Norveç’te yaşayan ünlü Kürt yönetmen Hisham Zaman’ın yirmiden fazla ödül alan <strong>“Bawke”</strong> filmi izleyicide acı çikolata tadı bırakıyor. Evrensel bir sorun haline gelen mülteciliği, evrensel bir bakış açısıyla ele alıyor yönetmen. Her ne kadar film Kürtçe ve oyuncuları Kürt olsa da Hisham Zaman, bir aidiyet veya <strong>“anavatan”</strong> belirtme gereği duymuyor. Çünkü <strong>“Herkes bu iki karakterle özdeşleşebilir. Benim için, bir baba ve oğlun daha iyi bir yaşam istemelerini anlatmak önemliydi”</strong> diyor yönetmen. Filmlerindeki öykülerin yaşanmışlardan gelmediğini ama çok da uzak olmadığını ifade ediyor. Peki uluslar arası alanda 20’den fazla ödül alan <strong>“Bawke”</strong> ne anlatıyor?</p>
<p>Film, uluslar arası bir tır garajının henüz güneş vurmamış lacivertimsi görüntüsüyle başlıyor. Yoğun sislerin arasında sınırı geçmek için yola koyulan tırların, geçiş güzergâhındaki yolun kenarında bir baba ile oğul, çalılıkların arasında gizlenerek tır garajına girmek için uygun anı kollamaktadırlar ve o anın gelmesi uzun sürmez. Garajın bahçesini çevreleyen çitin demirlerini, yanında getirdiği aletle kesip içeriye sürünerek giren baba ile oğul, tırların arasında bekleyerek şoförün yola çıkmasıyla harekete geçerler. Tırın altına gizlenen baba ile oğlun mültecilik yaşamları yani <strong>“Bawke”,</strong> izleyiciyi de kendisiyle beraber yolculuğa dahil edip serüvenine başlar.</p>
<p>Giriş müziğiyle beraber izleyici de acı çikolatayı tatmıştır artık. Müzikle beraber yönetmen, izleyiciye o araçla <strong>“yolculuk”</strong> etmenin ne lanet bir mecburiyet olduğunu hissettiriyor. Otoyolda bir serseri mayın gibi hedefine doğru ilerleyen o dev aracın parçaları, lastikleri altında kalıp lime lime olmanız an meselesidir. Lastiklerin yağmur suyunu yüzünüze çarpması, sis nedeniyle mavi renge bürünen bariyerler, tünel geçişleri sırasında kahve-kirli sarıya kaçan duvarlar ve yüzlerdeki bilinmeyene gidişin verdiği endişe… Sanki o çocuğun yüzündeki simsiyah is yüreğine demir paslı bir kanca takmış ve sessizce yaralarını kanatmaktadır.</p>
<p>Çocuk tuvaletinin geldiğini ve daha fazla tutamayacağını söyler bu esnada, baba çantasındaki boş plastik şişeyi uzatır oğluna ve dikkat etmesini söyler. Burada baba paltosuyla gözlerini kapatır, genelde doğu toplumlarına özgü bir davranıştır bu. Ama çocuk bu sonuçta, aracın sarsılmasıyla elindeki şişeyi kaçırır ve babasının yüzüne gelir. Burada yönetmen <strong>“Baba”</strong> kavramını pekiştirir bu sahneyle.</p>
<p>Zorlu yolculuk kazasız belasız atlatılmış sıra façayı düzeltmeye gelmiştir. Baba üstüne daha temiz elbiseler alırken, bir yandan da oğlunun ellerindeki kiri temizler. Ama bu kaçışlar, kovalamacalar, iz sürmeler, hep tetikte olma hali, hiç bir şeyin net olmayışı, yakalanma endişesi, sınır dışı edilme korkusu, vurulma tehlikesi artık yormuştur çocuğu. <strong>“Artık takatim kalmadı, yoruldum kaçmaktan”</strong> diye isyan eder babasına. Çocuk artık babasının <strong>“bu son yolculuğumuz”</strong> sözüne bile inanmamaktadır. Küçük bir isyan başlatmıştır nitekim ama çok uzun sürmeyecektir. Baba, oğlunun ellerini temizlerken,  sıkıca avucunun içinde kavradığı kağıtları fark eder. Üzerinde popüler futbolcuların fotoğraflarının olduğu kartları kastederek, bunların ne olduğunu sorar. Çocuk önemsizce ve hafif ağlamaklı, hafif isyankar bir sesle <strong>“bir şey yok, Zidane”</strong> der. Baba ısrar eder, <strong>“Sidane nedir, at onları, ya da ver onları bana”</strong> der. Çocuk; <strong>“Vermem, Zidane’i vermem”</strong> der. Oğlu için çok şey ifade etse de, baba için bir önemi yoktur o kartların. Bu inatlaşmanın sürmesi üzerine baba “tek başına gitme” resti çeker oğluna, oğlu ise bu reste karşılık verince çekip gider baba. Ama çocuk çok beklemeyecektir. Çekip giden babasının ardından <strong>“bawkeee”</strong> diye seslenerek yeniden yanına gelecektir.</p>
<p>Baba <strong>“Kartları bana ver”</strong> der. <strong>“Sidane değil, Zidane. Zinadine Zidane”</strong> diyen oğlu sinirlenip, kartları yola savurur. Havaya savrulan kağıtlardan yalnızca Zidane’nin fotoğrafının olduğu kağıt, ayak parmak uçlarına düşer. Baba, oğlunu kollarından tutup, sarsarak ona hayatının dersini verir: <strong>“Bana bak oğlum, bu kartlar sana yeni bir hayat vermez, Zidane sana yeni bir hayat vermez ama eğer sen burada kalırsan, buradaki şansını fırsata çevirebilirsen, bir Zidane da sen olursun”</strong></p>
<p>Baba ile oğul, yeni bir hayatı aramaya çıktıkları yolculuklarına devam ederler. Bir tramvay durağına varırlar… Adres sormak için bir an yanından ayrılınca oğlunu kaybeden baba onu tramvayın içinde bulacaktır. Tramvaydaki yolculuk esnasında yaşıtı olan bir kızla camdan dışarıyı izleyen çocuk, kendini küçük dünyasına hapseder birkaç dakikalığına. Yönetmen, hayattan beklentileri olan bu iki insana hafif bir tebessüm bağışlayarak, hayat damarlarına taze kan enjekte eder. İkisi de birkaç dakikalığına da olsa gevşemiş ama bulutlarla örülü bu kaldırımdaki yürüyüşleri kısa sürmüştür ne yazık ki. Tramvay durur ve bilet kontrolü yapılır. Baba, oğlunu ele vermemek için tramvaydan hızla iner, hemen etrafı sarılır tabii. Baba ile çocuğun yolları ayrılır bu sahneyle…</p>
<p>Baba, polis tarafından yapılan sorgusunun ardından çıkan sınır dışı edilme kararıyla yıkılmıştır. Polis eşliğinde mültecilerin getirildiği yerden ayrılırken, bir köşede arkadaşıyla sohbet eden oğlunu fark eder. Oğlu yaşıtı olan bir arkadaşıyla sohbet etmektedir, heyecanlı bir şekilde bir şeyler anlatmaktadır. Artık oğlu için kaygılanmamaktadır, o güvendedir çünkü, sınır dışı edilme korkusu olmadan yaşamını sürdürecektir. Babasını geçte olsa fark eden oğlu ise, arkasına düşer babasının.</p>
<p>Polis aracının önüne vardığında, babasına hüzünlü gözlerle bakarak, isyan eden oğlu cama avucunun içiyle birkaç kere vurup;<strong> “Baba, hani beraber kalacaktık”</strong> diye seslenir. Baba yutkunur ama hiç oralı olmaz. O esnada arabaya binen polis, dönüp babaya sorar <strong>“Çocuğu tanıyor musun?”. </strong>Arka koltukta oturan çevirmen Kürtçe sorar babaya ama o yüzünü çevirerek <strong>“Hayır, tanımıyorum” </strong>der. Çocuk bir polise bir babasına bakıp, ne olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Baba son kez yeniden bakar oğluna ama o duyguyu hiç hissettirmeyerek, çünkü mecburdur buna artık. Polis, babayı inandırıcı bulmasa da, babanın fedakarlığına karşılık görmezlikten gelir durumu. Çocuk her camı yumrukladığında, izleyicinin kalbine bir balyoz indirir yönetmen ve cevap gelmez babadan. Ve polis arabası yola koyulur…</p>
<p>Hisham Zaman, filmlerinin çoğunu Norveç’te çektiğinden dolayı kışı ve karı arka plan olarak filmlerinde çok iyi kullanan bir yönetmen. Çocuk, arabanın arkasından öyle çaresizce koşar ki, o muhteşem kar görüntüsü izleyicide acı bir tat bırakır. Sanki bir Japon Shodo hat ustası, kendi bedeni üzerinde kılıçla desen çizmektedir. Ve o desen çocuk da vücut bulmaktadır ama desen öylesine keskin, öylesine zarif ve öylesine estetik bir sanat eseridir ki, o estetiğin ne zorluklarla yaratıldığını göz ardı ederiz veya görmezlikten geliriz. Yönetmen, tam da bunu yapıyor, seyirciye trajedinin estetiğini sunuyor. Kemanın o ağdalı sesiyle, çocuğun babasının ardından <strong>“Bawkeee”</strong> diye haykırışı ve gözlerinden dökülen boncuk boncuk yaşlar.</p>
<p>Çocuk arabanın arkasından koşar ama artık ikisi için de yeni hayatların rotası çizilmiştir. Oğul, babaya yetişemez elbette. Ama yol üzerinde babasının pencereden fırlattığı külahını bulur ve arasına sıkıştırılmış olan kağıdı çıkarıp bakar. Elindeki kağıt, uğruna babasıyla kavgaya tutuştuğu Cezayirli mülteci dünyaca ünlü Fransız vatandaşı Zinadine Zidane’in fotoğrafının basılı olduğu futbol kağıdıdır… Bir kağıda, bir yaşamının bundan sonraki yıllarını sürdüreceği vatanına, bir de babasını götüren arabaya bakıp kalır öyle… Şimdi burada sorulması gereken esas soru şu. Çocuk acaba, o kağıdı fırlatıp atmalı mıydı? Yani madem sizin adaletiniz böyle, beni babamdan ayırıyorsunuz, bir aileyi parçalıyorsunuz, istemiyorum böyle medeniyeti mi demeliydi, yoksa o kağıdı alıp, o şansı kullanmaya çalışarak bireysel bir kurtuluşu mu düşünmeliydi?</p>
<p><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/untitled-51.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2970" title="untitled-51" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/untitled-51.jpg" alt="untitled-51" width="350" height="154" /></a><br />
1975 doğumlu Hisham Zaman Kürt asıllı –Norveçli bir yönetmen. Lillehammer’de bulunan Ulusal Norveç Film Okulu’ndan 2004 yılında mezun oldu. Kısa filmleri arasında en tanınmışı Bawke (2005) gösterildiği sayısız uluslararası ve ulusal festivallerde yirmiden fazla ödülün sahibi oldu. Diğer filmleri arasında The Bridge (2003), The Roof (2004) ve Europa (2009), Winterland yer almaktadır.  </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=155">Baştan Çıkarma Üzerine</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=169">Aşk Kelebeği</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=170">Basit Sayıklamalar</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=171">Dipteki Aşk Mektupları</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=173">Korku</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=175">Dağlar Kralı Malkoçoğlu</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=176">Beyaz Düşler Prensesi</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=177">Kimliksiz Bir Ömür!</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=211">Asla Yalnız Yürümeyeceksin</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=230">Ülkeye Trojanlar Girmiş!</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="bawkeh.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawkeh.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/bawkeh.jpg" alt="bawkeh.jpg" /></a> Çocuk, arabanın arkasından öyle çaresizce koşar ki, o muhteşem kar görüntüsü izleyicide acı bir tat bırakır. Sanki bir Japon Shodo hat ustası, kendi bedeni üzerinde kılıçla desen çizmektedir. Ve o desen çocuk da vücut bulmaktadır ama desen öylesine keskin, öylesine zarif ve öylesine estetik bir sanat eseridir ki, o estetiğin ne zorluklarla yaratıldığını göz ardı ederiz veya görmezlikten geliriz. Yönetmen, tam da bunu yapıyor, seyirciye trajedinin estetiğini sunuyor. Kemanın o ağdalı sesiyle, çocuğun babasının ardından “Bawkeee” diye haykırışı ve gözlerinden dökülen boncuk boncuk yaşlar.</p>
<p><span id="more-2957"></span><br />
<div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"></p>
<h3><a rel="lightbox" title="azadiii.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/azadiii.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/azadiii.jpg" alt="azadiii.jpg" /></a><br />
Azad Koala</h3>
<p></div><br />
<div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Norveç’te yaşayan ünlü Kürt yönetmen Hisham Zaman’ın yirmiden fazla ödül alan <strong>“Bawke”</strong> filmi izleyicide acı çikolata tadı bırakıyor. Evrensel bir sorun haline gelen mülteciliği, evrensel bir bakış açısıyla ele alıyor yönetmen. Her ne kadar film Kürtçe ve oyuncuları Kürt olsa da Hisham Zaman, bir aidiyet veya <strong>“anavatan”</strong> belirtme gereği duymuyor. Çünkü <strong>“Herkes bu iki karakterle özdeşleşebilir. Benim için, bir baba ve oğlun daha iyi bir yaşam istemelerini anlatmak önemliydi”</strong> diyor yönetmen. Filmlerindeki öykülerin yaşanmışlardan gelmediğini ama çok da uzak olmadığını ifade ediyor. Peki uluslar arası alanda 20’den fazla ödül alan <strong>“Bawke”</strong> ne anlatıyor?</p>
<p>Film, uluslar arası bir tır garajının henüz güneş vurmamış lacivertimsi görüntüsüyle başlıyor. Yoğun sislerin arasında sınırı geçmek için yola koyulan tırların, geçiş güzergâhındaki yolun kenarında bir baba ile oğul, çalılıkların arasında gizlenerek tır garajına girmek için uygun anı kollamaktadırlar ve o anın gelmesi uzun sürmez. Garajın bahçesini çevreleyen çitin demirlerini, yanında getirdiği aletle kesip içeriye sürünerek giren baba ile oğul, tırların arasında bekleyerek şoförün yola çıkmasıyla harekete geçerler. Tırın altına gizlenen baba ile oğlun mültecilik yaşamları yani <strong>“Bawke”,</strong> izleyiciyi de kendisiyle beraber yolculuğa dahil edip serüvenine başlar.</p>
<p>Giriş müziğiyle beraber izleyici de acı çikolatayı tatmıştır artık. Müzikle beraber yönetmen, izleyiciye o araçla <strong>“yolculuk”</strong> etmenin ne lanet bir mecburiyet olduğunu hissettiriyor. Otoyolda bir serseri mayın gibi hedefine doğru ilerleyen o dev aracın parçaları, lastikleri altında kalıp lime lime olmanız an meselesidir. Lastiklerin yağmur suyunu yüzünüze çarpması, sis nedeniyle mavi renge bürünen bariyerler, tünel geçişleri sırasında kahve-kirli sarıya kaçan duvarlar ve yüzlerdeki bilinmeyene gidişin verdiği endişe… Sanki o çocuğun yüzündeki simsiyah is yüreğine demir paslı bir kanca takmış ve sessizce yaralarını kanatmaktadır.</p>
<p>Çocuk tuvaletinin geldiğini ve daha fazla tutamayacağını söyler bu esnada, baba çantasındaki boş plastik şişeyi uzatır oğluna ve dikkat etmesini söyler. Burada baba paltosuyla gözlerini kapatır, genelde doğu toplumlarına özgü bir davranıştır bu. Ama çocuk bu sonuçta, aracın sarsılmasıyla elindeki şişeyi kaçırır ve babasının yüzüne gelir. Burada yönetmen <strong>“Baba”</strong> kavramını pekiştirir bu sahneyle.</p>
<p>Zorlu yolculuk kazasız belasız atlatılmış sıra façayı düzeltmeye gelmiştir. Baba üstüne daha temiz elbiseler alırken, bir yandan da oğlunun ellerindeki kiri temizler. Ama bu kaçışlar, kovalamacalar, iz sürmeler, hep tetikte olma hali, hiç bir şeyin net olmayışı, yakalanma endişesi, sınır dışı edilme korkusu, vurulma tehlikesi artık yormuştur çocuğu. <strong>“Artık takatim kalmadı, yoruldum kaçmaktan”</strong> diye isyan eder babasına. Çocuk artık babasının <strong>“bu son yolculuğumuz”</strong> sözüne bile inanmamaktadır. Küçük bir isyan başlatmıştır nitekim ama çok uzun sürmeyecektir. Baba, oğlunun ellerini temizlerken,  sıkıca avucunun içinde kavradığı kağıtları fark eder. Üzerinde popüler futbolcuların fotoğraflarının olduğu kartları kastederek, bunların ne olduğunu sorar. Çocuk önemsizce ve hafif ağlamaklı, hafif isyankar bir sesle <strong>“bir şey yok, Zidane”</strong> der. Baba ısrar eder, <strong>“Sidane nedir, at onları, ya da ver onları bana”</strong> der. Çocuk; <strong>“Vermem, Zidane’i vermem”</strong> der. Oğlu için çok şey ifade etse de, baba için bir önemi yoktur o kartların. Bu inatlaşmanın sürmesi üzerine baba “tek başına gitme” resti çeker oğluna, oğlu ise bu reste karşılık verince çekip gider baba. Ama çocuk çok beklemeyecektir. Çekip giden babasının ardından <strong>“bawkeee”</strong> diye seslenerek yeniden yanına gelecektir.</p>
<p>Baba <strong>“Kartları bana ver”</strong> der. <strong>“Sidane değil, Zidane. Zinadine Zidane”</strong> diyen oğlu sinirlenip, kartları yola savurur. Havaya savrulan kağıtlardan yalnızca Zidane’nin fotoğrafının olduğu kağıt, ayak parmak uçlarına düşer. Baba, oğlunu kollarından tutup, sarsarak ona hayatının dersini verir: <strong>“Bana bak oğlum, bu kartlar sana yeni bir hayat vermez, Zidane sana yeni bir hayat vermez ama eğer sen burada kalırsan, buradaki şansını fırsata çevirebilirsen, bir Zidane da sen olursun”</strong></p>
<p>Baba ile oğul, yeni bir hayatı aramaya çıktıkları yolculuklarına devam ederler. Bir tramvay durağına varırlar… Adres sormak için bir an yanından ayrılınca oğlunu kaybeden baba onu tramvayın içinde bulacaktır. Tramvaydaki yolculuk esnasında yaşıtı olan bir kızla camdan dışarıyı izleyen çocuk, kendini küçük dünyasına hapseder birkaç dakikalığına. Yönetmen, hayattan beklentileri olan bu iki insana hafif bir tebessüm bağışlayarak, hayat damarlarına taze kan enjekte eder. İkisi de birkaç dakikalığına da olsa gevşemiş ama bulutlarla örülü bu kaldırımdaki yürüyüşleri kısa sürmüştür ne yazık ki. Tramvay durur ve bilet kontrolü yapılır. Baba, oğlunu ele vermemek için tramvaydan hızla iner, hemen etrafı sarılır tabii. Baba ile çocuğun yolları ayrılır bu sahneyle…</p>
<p>Baba, polis tarafından yapılan sorgusunun ardından çıkan sınır dışı edilme kararıyla yıkılmıştır. Polis eşliğinde mültecilerin getirildiği yerden ayrılırken, bir köşede arkadaşıyla sohbet eden oğlunu fark eder. Oğlu yaşıtı olan bir arkadaşıyla sohbet etmektedir, heyecanlı bir şekilde bir şeyler anlatmaktadır. Artık oğlu için kaygılanmamaktadır, o güvendedir çünkü, sınır dışı edilme korkusu olmadan yaşamını sürdürecektir. Babasını geçte olsa fark eden oğlu ise, arkasına düşer babasının.</p>
<p>Polis aracının önüne vardığında, babasına hüzünlü gözlerle bakarak, isyan eden oğlu cama avucunun içiyle birkaç kere vurup;<strong> “Baba, hani beraber kalacaktık”</strong> diye seslenir. Baba yutkunur ama hiç oralı olmaz. O esnada arabaya binen polis, dönüp babaya sorar <strong>“Çocuğu tanıyor musun?”. </strong>Arka koltukta oturan çevirmen Kürtçe sorar babaya ama o yüzünü çevirerek <strong>“Hayır, tanımıyorum” </strong>der. Çocuk bir polise bir babasına bakıp, ne olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Baba son kez yeniden bakar oğluna ama o duyguyu hiç hissettirmeyerek, çünkü mecburdur buna artık. Polis, babayı inandırıcı bulmasa da, babanın fedakarlığına karşılık görmezlikten gelir durumu. Çocuk her camı yumrukladığında, izleyicinin kalbine bir balyoz indirir yönetmen ve cevap gelmez babadan. Ve polis arabası yola koyulur…</p>
<p>Hisham Zaman, filmlerinin çoğunu Norveç’te çektiğinden dolayı kışı ve karı arka plan olarak filmlerinde çok iyi kullanan bir yönetmen. Çocuk, arabanın arkasından öyle çaresizce koşar ki, o muhteşem kar görüntüsü izleyicide acı bir tat bırakır. Sanki bir Japon Shodo hat ustası, kendi bedeni üzerinde kılıçla desen çizmektedir. Ve o desen çocuk da vücut bulmaktadır ama desen öylesine keskin, öylesine zarif ve öylesine estetik bir sanat eseridir ki, o estetiğin ne zorluklarla yaratıldığını göz ardı ederiz veya görmezlikten geliriz. Yönetmen, tam da bunu yapıyor, seyirciye trajedinin estetiğini sunuyor. Kemanın o ağdalı sesiyle, çocuğun babasının ardından <strong>“Bawkeee”</strong> diye haykırışı ve gözlerinden dökülen boncuk boncuk yaşlar.</p>
<p>Çocuk arabanın arkasından koşar ama artık ikisi için de yeni hayatların rotası çizilmiştir. Oğul, babaya yetişemez elbette. Ama yol üzerinde babasının pencereden fırlattığı külahını bulur ve arasına sıkıştırılmış olan kağıdı çıkarıp bakar. Elindeki kağıt, uğruna babasıyla kavgaya tutuştuğu Cezayirli mülteci dünyaca ünlü Fransız vatandaşı Zinadine Zidane’in fotoğrafının basılı olduğu futbol kağıdıdır… Bir kağıda, bir yaşamının bundan sonraki yıllarını sürdüreceği vatanına, bir de babasını götüren arabaya bakıp kalır öyle… Şimdi burada sorulması gereken esas soru şu. Çocuk acaba, o kağıdı fırlatıp atmalı mıydı? Yani madem sizin adaletiniz böyle, beni babamdan ayırıyorsunuz, bir aileyi parçalıyorsunuz, istemiyorum böyle medeniyeti mi demeliydi, yoksa o kağıdı alıp, o şansı kullanmaya çalışarak bireysel bir kurtuluşu mu düşünmeliydi?</p>
<p><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/untitled-51.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2970" title="untitled-51" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/untitled-51.jpg" alt="untitled-51" width="350" height="154" /></a><br />
1975 doğumlu Hisham Zaman Kürt asıllı –Norveçli bir yönetmen. Lillehammer’de bulunan Ulusal Norveç Film Okulu’ndan 2004 yılında mezun oldu. Kısa filmleri arasında en tanınmışı Bawke (2005) gösterildiği sayısız uluslararası ve ulusal festivallerde yirmiden fazla ödülün sahibi oldu. Diğer filmleri arasında The Bridge (2003), The Roof (2004) ve Europa (2009), Winterland yer almaktadır.  </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=155">Baştan Çıkarma Üzerine</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=169">Aşk Kelebeği</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=170">Basit Sayıklamalar</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=171">Dipteki Aşk Mektupları</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=173">Korku</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=175">Dağlar Kralı Malkoçoğlu</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=176">Beyaz Düşler Prensesi</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=177">Kimliksiz Bir Ömür!</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=211">Asla Yalnız Yürümeyeceksin</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=230">Ülkeye Trojanlar Girmiş!</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2957</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ararat Dağı Eteklerinde Bir Gezinti</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2946</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2946#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Aug 2010 20:27:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ramazan Kurt</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<category><![CDATA[Spot1]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar2]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2946</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="berf221.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/berf221.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/berf221.jpg" alt="berf221.jpg" /></a><br />
Sanatsal niteliğinde pek fazla kayıp olamayacak bu esere salt politik tavır ya da beklentiler ekseninde bakıldıkça bu eser ait olduğu ve hak ettiği yere ulaşamayacaktır. Bununla beraber, tam da bu yönüyle, tam da bugünü aşması sebebiyle evrensele ulaşmaya adaydır.<span id="more-2946"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"> <a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/ramazankurt.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1721" title="ramazankurt" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/ramazankurt.jpg" alt="ramazankurt" width="189" height="236" /></a><br />
Ramazan Kurt  </div> </h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Bir yönetmenin izleyiciye ya da bir yazarın okura ulaşabilmesinin olanağı ve koşulu nedir? Kişinin kendi anlam dünyasında saklı duranı dışa taşırma biçimlerinden biri olan sanatın hangi biçimde işlenişi yaratıcıyı evrensele ulaştırır? Yazar-okur, yönetmen-izleyici arasında kurulması planlanan doğrudan ilişkiye sanat eseri gibi bir dolayım eklenenince ne gibi sonuçlar ortaya çıkmaktadır? Umberto Eco’ nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı eserinde yazar ve okur arasındaki ilişkiyi tanımlamak ve ayrımlamak için vurguladığı örnek-amprik okur/yazar ayrımını biz de Erol Mintaş ‘ın bir anne-oğul üçlemesinin ikinci bölümü olan Berf isimli eserini çözümlemek için kullanacağız. Bu ayrımı belirginleştirmenin, bu filmin çoğu izleyicinin nezdinde belirginleşen beklentileri karşılamamasındaki bazı sebepleri ortaya çıkarmakta önemli bir işleve sahip olacağını düşünüyoruz.  Bu belirginlik sadece izleyicinin yönetmenden değil; yönetmenin de izleyicisinden beklentilerinin hangi evrelerde örtüşüp-örtüşmediğini gerek filmin galasından sonra izleyicilerin tepkisinde gerekse de yönetmenin vermiş olduğu röportajda örneklerle ortaya sereceğiz. Bu metinde amaçlanan, serinin son bölümünün çekim sürecinin başında yönetmen ve izleyici arasında ikili karşıtlık ya da bundan amaçlanan bir sentez değil; doğru bir biraradalığa işaret edebilmektir.</p>
<p>Film gerçek bir hikayeden (gerçek ve hikaye terimlerine şimdiden bir vurgu gereklidir,metnin ilerleyen kısımlarında sıkça karşımıza çıkacaktır bu ikilik ya da biraradalık) esinlenmiştir. Doğubeyazıt’ta güvenlik güçleriyle girilen çatışma sonucu yaşamını yitirmiş bir gerillanın naaşına ulaşamayan annenin trajedisi konu edilmiştir. Yaşamı boyunca acılarını yüreğinin derinlerinde taşımış bir annenin tek avuntusu artık oğlunun cesedi de değildir; onun bulunduğu dağdan bir avuç kar, yüreğindeki ateşi söndürmeye yetecektir. Anne, ilerleyen hastalığına rağmen sesini duyurabildiği ilk anda ve her defasında bir avuç kar istemektedir. Buna dayanamayan büyük oğul atını hazırlar yanına bir termos alır ve dağa doğru yol alır. Dağa ve kara ulaşır ama kendisini eve ulaştırmaya yetmez ömrü ya da talihi. At, termosla döner ve annenin avucuna bırakılması planlanan kar eriyip oğulun mezarına su olarak geri döner.</p>
<p>Filmin bu kadarlık sinopsisinden de anlaşılacağı üzere film çok katmanlı imgeler üzerinden yürümektedir. Yer yer o kadar katmanlaşır ki izleyici hangi yolda, yolun neresinde olduğunu şaşırır. Filmi izlerken olmasa da filmin hikayesinde kullanılan öğelerin yaşamın gerçekliğinde neye karşılık geldiğinin idrakiyle taşlar yerine oturmaktadır. Bu noktada da Umberto Eco’ nun bahsine etmiş olduğu örnek-amprik ayrışmaya benzer bir nosyon ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi Örnek Yönetmen olarak Erol Mintaş, alçak uçuşla evin üstünden geçen helikopterin orada yaşananları doğrudan ya da dolaylı olarak deneyimlemiş olanlar için neye karşılık geldiği açıktır. Oysa burada Örnek Yönetmen bununla yetinmez ve bu defa sadece örnek izleyicisini değil; amprik izleyiciyi de anlatıya katar: helikopterin geçişinin sebep olduğu sarsıntı televizyonun üzerinde duran, çalışmaz durumda olduğunu tahmin ettiğimiz radyonun yere düşmesine sebep olur ve radyodan haber sunan spikerin sesi duyulur. Olayın neye karşılık geldiğini radyonun düşüşünden değil; spikerin sesinden duyanlar kendilerinin örnek izleyici olamayıp, amprik kaldığını idrak eder. Tabi ki izleyicilerin bu ve buna benzer unsurlar üzerinde bizim bahsine ettiğimiz gibi derin düşünce analizlerine girecek olması bir varsayımdır. Bu varsayımdan hareketle <strong>“amprik”</strong> kalan amprik olduğunun dahi farkında olmayacaktır. Sadece sıfat olarak değil bu durumlar karşında takınılan <strong>“genel”</strong> tavra yönelik ampirik olma durumu&#8230;</p>
<p>Eco’nun da bahsine ettiği örnek yazar ve örnek okur arasındaki ilişki örnek yazarın belirtmeye ihtiyaç duymadığı örtük temalar üzerinden akar. (Örnek) yazar ve dolayısıyla okur, amprik olanla arasına bu bağlamda fark koymaktadır. İşin sanatsal/kurgusal yönü ya da yönetmenin aktardığı değil yorumladığı kısmı da burada önem kazanmaktadır. Buna benzer bir diğer vurgu evin duvarına asılı olan üç resim çerçevelerinden birinin üzerinin siyah bir örtüyle örtülmüş olmasına yapılabilmektedir. Burada örtük olan sadece resim değil; resimin örtülmesinin anlamıdır da. Örtülü resmin, örnek izleyici tarafından yası tutulan birinin ifadesi olduğu açıkça bilinmektedir. Bu hayatta olmayan ama hayatta şimdi olmadığı halde hiçbir zaman da olmamış gibi davranılamayan bir insanın temsilidir o resim. Üzeri karanlıkla örtülmüştür. Bu örtü, sûreti izleyici tarafından görünmez kılsa da orada sona ermiş bir yaşamın ve o kişinin bir dönem yaşamda bulunuşunu ifade eder. Filmin başında resmi örtülen kişinin kim olduğunu da filmin sonuna doğru ölen diğer oğulun resminin örtülmesiyle anlıyor, amprik izleyici. Annenin üzerindeki kıyafeti çıkarıp ters çevirip tekrardan giymesi ve dağa kar toplamaya giden oğulun evde olmadığı sırada Zîn’nin (küçük kız) rüyasında, dışarıdaki kanlanmış beyaz örtülerin bilinmeyen bir el tarafından tutulması benim de amprik kaldığım yönlerdir. Bütün bunların yanı sıra filmde arınmayı yaratan etki, filmin akışından ya da yönetmenin (gerek daha önceki filmlerinde bir yönetmen olarak gerekse de bütün bu sıfatlarından arınmış bir <strong>“kişi”</strong> olarak) genel duruşundan hareketle öngörülemeyecek bir arınma durumu göze –yüze- çarpmaktadır. Ölen oğlunun cesedi başında yas tutabilme tutkusuyla dolu olan bir annenin tek merhemidir bu husus. Öyle ki kendi ölümü öncesinde dilediği tek şey olan oğluna ait bir mana diğer -hasta- oğlundan gelmektedir. Kar ile değil; kendi cesediyle. Annenin mezarı başında yasını tutabileceği bir oğlu vardır artık; oğlunun kendisi olmasa da. Burada da, <strong>“Ne istediğinize dikkat edin; ona sahip olabilirsiniz”</strong> özdeyişi başka bir anlam kazanıyor.</p>
<p> Filmin başka bir yerinde anne ve dağın birbirlerine karşılıklı bakışlarından hangisinin diğerinden daha kadim olduğunun ayrımı yapılamaz artık. Karşılıklı durmaktadırlar. Yıllar boyu efsaneleşen dağ hikayeleri ve bunların taşıyıcısı bir annenin yüreklerine gömdükleri sevdaları ve bu sevdanın sonu ölümleri, dağın sûretinden anneye , annenin bakışından dağa işlenmektedir. Gözlemlerken,  gözlemlendiğinin farkında olmak gerektiğinin kaçınılmazlığı. Kendi doğanın hakimi sayan insana,  doğadan <strong>“doğal”</strong> bir cevap. Ölüm her defasında olduğu gibi bu defa da üzücü olsa da doğada bunun dışında bir işleyişin üzücülüğüne ulaşamaz.</p>
<p>Gelelim filme yönelik eleştirilere. Bu yönlü bir filme genel –amprik- izleyici kitlesinin (burada genel izleyici derken kastedilen elbette ki rtük tarafından genelleştirilmiş izleyici değildir) getireceği yorum, haklı olarak belli oranda sığlığı aşamayacaktır. Bunların en belirgini <strong>“zaten kısa filmmiş bu kadar ağır işlemesine ne gerek var!”</strong> idi. Yönetmenden ise bu tepkiyi veren izleyiciden habersiz şöyle bir vurgu gelir: Film ortada bırakılan ve verilmeyen bir cenazeyle başlıyor. Bu ülkede verilmeyen cenaze kimin olabilir? Bunu seyircinin düşünmesi gerekiyor. Ben düşünen bir seyirciden yanayım. Seyirciye her şeyin hazır olarak sunulmasından hiç hoşlanmam. Hazırı bulamayan seyircinin yakınması Amprik bir tutum olacağı için Örnek Yönetmen için hesaba katılmaması gereken bir husustur. Bir yönetmene yapılabilecek en sığ eleştiri konunun işlenişinin biçim ve yöntemine yönelik olanıdır. Yönetmenin kendi varlığını hissettirebileceği tek alan olan bu kısma yönelik bir saldırı neyse ki yerini bulamayacaktır; çünkü yönetmen akşam uyurken eşofman giymektedir. Filme yönelik oradaki insanların eşofmanla görünmesini Kürt halkının asimile edilme sürecinin bir sonucu olarak değerlendirilmesi, bahsi edilen sığlığın başka bir örneğidir.</p>
<p>Bir kurgunun gerçekliğe taşınması için gerekli ve yeterli meşru zemini bulup, bunun üzerinden iş görmekle yetinmeyip, gerçekliği yeniden kurgulayıp bu gerçeklikten nasiplenememiş kitleye ulaşma çabasındaki bir esere yaklaşım, elbette ki gerçekliği rasyonalize edebilen akıl kadar bu gerçeklikle hesaplaşabilecek hür vicdanlardan da payını alması gerekmektedir. Amacının oradaki hikayeleri oradakilerin dilini, giyim-kuşamlarını, yasalarını, doğa ve insanla kurulan uzaklık-yakınlık ilişkilerini oldukları haliyle işlemek olduğunu ifade ediyor Mintaş. Tam da olumsal olan ile zorunlu olan arasında kurulması gereken doğru bir ilişki. Olumsal olanın kurgulanabilmesinin olanağı kadar, zorunlu olanın kabulü de önem arz etmektedir. Peki nedir,  olumsal olan nedir,  kurgulanabilecek olan nedir? Oradaki insanların neler yaşadıkları ve bunların onların hayatlarındaki karşılıkları medyanın saptırmasına bulaşılmazsı, aşikardır. İstanbul, İzmir ve Ankara’da yaşayıp burada olup-bitenleri belli biçimlerde kendi tasarım süzgeçlerinden geçiren medyanın dilinden almaya aşina gözler bu gerçeği kurgu gibi görebilecektir. Bununla beraber bölgede yaşayıp,  olup bitenlerden haberdar fakat bunların nelere karşılık gelebileceğinden bihaber olanlar ise böyle bir eseri kurgusal ya da gerçeklikten saptırılmış olarak değerlendirecektir. Kant’ ta doğru bilginin kurulmasının koşulu olarak vurgulanan nesne-tasarım uyumu bu eserde de sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Zorunlu olan konu, nesnesinin kendi gerçekliğine bağlı olmakla; olumsal olan ise bunun nasıl işleneceği ya da hangi tasarımla işleneceğinde özgür olmayı gerektirmektedir. Hâkim medya ile bu eserin aynı konuyu işleyişlerindeki farklı ürünleri ortaya çıkaran da bu yönlü birbirinden farklı ilişkilendirmelerden ötürüdür.</p>
<p>Filmde işlenen temalardan bir kaçı (ölen gerillanın cesedinin ailelerine teslim edilmeyişi ve gerilla olduğu sanılan/iddia edilen çobanın öldürülmesi gibi konuların) günümüz gerçekliğiyle pek de zıtlaşmayışı, yaşananların böyle sürüp gideceği ile değil; iktidar yapısının eylemleri ve meşrulaştırmalarının kendi içinde tutarsız yanlarının da göstergeleridir. Tutarsızlık, yapılana olduğunun dışında bir gerçeklik dayatmaktan ötürüdür. Bu kadar sıcak bir konu ile ilgili ortaya atılacak yargıların niteliğinin ölçütü; gerçeklikle kurulan bağın zorunluluğu temelinde değil, yaşanan sorunlara çözüm eksenli değerlendirildikçe bu eser bir adamın fantezisinden ibaret kalıyor. Sadece bu yönüyle değerlendirildiğinde bile sanatsal niteliğinde pek fazla kayıp olamayacak bu esere salt politik tavır ya da beklentiler ekseninde bakıldıkça bu eser ait olduğu ve hak ettiği yere ulaşamayacaktır. Bununla beraber, tam da bu yönüyle, tam da bugünü aşması sebebiyle evrensele ulaşmaya adaydır.</p>
<p>   * Umberto Eco’ nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı kitabına atfen.  </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1716">Aforizmalar Aforoz Edilsinler!</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1728">Reşê Şevê ve Düşündürdükleri</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2777">Mesut İnsanlar Üst-Beni</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="berf221.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/berf221.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/berf221.jpg" alt="berf221.jpg" /></a><br />
Sanatsal niteliğinde pek fazla kayıp olamayacak bu esere salt politik tavır ya da beklentiler ekseninde bakıldıkça bu eser ait olduğu ve hak ettiği yere ulaşamayacaktır. Bununla beraber, tam da bu yönüyle, tam da bugünü aşması sebebiyle evrensele ulaşmaya adaydır.<span id="more-2946"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"> <a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/ramazankurt.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1721" title="ramazankurt" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/ramazankurt.jpg" alt="ramazankurt" width="189" height="236" /></a><br />
Ramazan Kurt  </div> </h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Bir yönetmenin izleyiciye ya da bir yazarın okura ulaşabilmesinin olanağı ve koşulu nedir? Kişinin kendi anlam dünyasında saklı duranı dışa taşırma biçimlerinden biri olan sanatın hangi biçimde işlenişi yaratıcıyı evrensele ulaştırır? Yazar-okur, yönetmen-izleyici arasında kurulması planlanan doğrudan ilişkiye sanat eseri gibi bir dolayım eklenenince ne gibi sonuçlar ortaya çıkmaktadır? Umberto Eco’ nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı eserinde yazar ve okur arasındaki ilişkiyi tanımlamak ve ayrımlamak için vurguladığı örnek-amprik okur/yazar ayrımını biz de Erol Mintaş ‘ın bir anne-oğul üçlemesinin ikinci bölümü olan Berf isimli eserini çözümlemek için kullanacağız. Bu ayrımı belirginleştirmenin, bu filmin çoğu izleyicinin nezdinde belirginleşen beklentileri karşılamamasındaki bazı sebepleri ortaya çıkarmakta önemli bir işleve sahip olacağını düşünüyoruz.  Bu belirginlik sadece izleyicinin yönetmenden değil; yönetmenin de izleyicisinden beklentilerinin hangi evrelerde örtüşüp-örtüşmediğini gerek filmin galasından sonra izleyicilerin tepkisinde gerekse de yönetmenin vermiş olduğu röportajda örneklerle ortaya sereceğiz. Bu metinde amaçlanan, serinin son bölümünün çekim sürecinin başında yönetmen ve izleyici arasında ikili karşıtlık ya da bundan amaçlanan bir sentez değil; doğru bir biraradalığa işaret edebilmektir.</p>
<p>Film gerçek bir hikayeden (gerçek ve hikaye terimlerine şimdiden bir vurgu gereklidir,metnin ilerleyen kısımlarında sıkça karşımıza çıkacaktır bu ikilik ya da biraradalık) esinlenmiştir. Doğubeyazıt’ta güvenlik güçleriyle girilen çatışma sonucu yaşamını yitirmiş bir gerillanın naaşına ulaşamayan annenin trajedisi konu edilmiştir. Yaşamı boyunca acılarını yüreğinin derinlerinde taşımış bir annenin tek avuntusu artık oğlunun cesedi de değildir; onun bulunduğu dağdan bir avuç kar, yüreğindeki ateşi söndürmeye yetecektir. Anne, ilerleyen hastalığına rağmen sesini duyurabildiği ilk anda ve her defasında bir avuç kar istemektedir. Buna dayanamayan büyük oğul atını hazırlar yanına bir termos alır ve dağa doğru yol alır. Dağa ve kara ulaşır ama kendisini eve ulaştırmaya yetmez ömrü ya da talihi. At, termosla döner ve annenin avucuna bırakılması planlanan kar eriyip oğulun mezarına su olarak geri döner.</p>
<p>Filmin bu kadarlık sinopsisinden de anlaşılacağı üzere film çok katmanlı imgeler üzerinden yürümektedir. Yer yer o kadar katmanlaşır ki izleyici hangi yolda, yolun neresinde olduğunu şaşırır. Filmi izlerken olmasa da filmin hikayesinde kullanılan öğelerin yaşamın gerçekliğinde neye karşılık geldiğinin idrakiyle taşlar yerine oturmaktadır. Bu noktada da Umberto Eco’ nun bahsine etmiş olduğu örnek-amprik ayrışmaya benzer bir nosyon ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi Örnek Yönetmen olarak Erol Mintaş, alçak uçuşla evin üstünden geçen helikopterin orada yaşananları doğrudan ya da dolaylı olarak deneyimlemiş olanlar için neye karşılık geldiği açıktır. Oysa burada Örnek Yönetmen bununla yetinmez ve bu defa sadece örnek izleyicisini değil; amprik izleyiciyi de anlatıya katar: helikopterin geçişinin sebep olduğu sarsıntı televizyonun üzerinde duran, çalışmaz durumda olduğunu tahmin ettiğimiz radyonun yere düşmesine sebep olur ve radyodan haber sunan spikerin sesi duyulur. Olayın neye karşılık geldiğini radyonun düşüşünden değil; spikerin sesinden duyanlar kendilerinin örnek izleyici olamayıp, amprik kaldığını idrak eder. Tabi ki izleyicilerin bu ve buna benzer unsurlar üzerinde bizim bahsine ettiğimiz gibi derin düşünce analizlerine girecek olması bir varsayımdır. Bu varsayımdan hareketle <strong>“amprik”</strong> kalan amprik olduğunun dahi farkında olmayacaktır. Sadece sıfat olarak değil bu durumlar karşında takınılan <strong>“genel”</strong> tavra yönelik ampirik olma durumu&#8230;</p>
<p>Eco’nun da bahsine ettiği örnek yazar ve örnek okur arasındaki ilişki örnek yazarın belirtmeye ihtiyaç duymadığı örtük temalar üzerinden akar. (Örnek) yazar ve dolayısıyla okur, amprik olanla arasına bu bağlamda fark koymaktadır. İşin sanatsal/kurgusal yönü ya da yönetmenin aktardığı değil yorumladığı kısmı da burada önem kazanmaktadır. Buna benzer bir diğer vurgu evin duvarına asılı olan üç resim çerçevelerinden birinin üzerinin siyah bir örtüyle örtülmüş olmasına yapılabilmektedir. Burada örtük olan sadece resim değil; resimin örtülmesinin anlamıdır da. Örtülü resmin, örnek izleyici tarafından yası tutulan birinin ifadesi olduğu açıkça bilinmektedir. Bu hayatta olmayan ama hayatta şimdi olmadığı halde hiçbir zaman da olmamış gibi davranılamayan bir insanın temsilidir o resim. Üzeri karanlıkla örtülmüştür. Bu örtü, sûreti izleyici tarafından görünmez kılsa da orada sona ermiş bir yaşamın ve o kişinin bir dönem yaşamda bulunuşunu ifade eder. Filmin başında resmi örtülen kişinin kim olduğunu da filmin sonuna doğru ölen diğer oğulun resminin örtülmesiyle anlıyor, amprik izleyici. Annenin üzerindeki kıyafeti çıkarıp ters çevirip tekrardan giymesi ve dağa kar toplamaya giden oğulun evde olmadığı sırada Zîn’nin (küçük kız) rüyasında, dışarıdaki kanlanmış beyaz örtülerin bilinmeyen bir el tarafından tutulması benim de amprik kaldığım yönlerdir. Bütün bunların yanı sıra filmde arınmayı yaratan etki, filmin akışından ya da yönetmenin (gerek daha önceki filmlerinde bir yönetmen olarak gerekse de bütün bu sıfatlarından arınmış bir <strong>“kişi”</strong> olarak) genel duruşundan hareketle öngörülemeyecek bir arınma durumu göze –yüze- çarpmaktadır. Ölen oğlunun cesedi başında yas tutabilme tutkusuyla dolu olan bir annenin tek merhemidir bu husus. Öyle ki kendi ölümü öncesinde dilediği tek şey olan oğluna ait bir mana diğer -hasta- oğlundan gelmektedir. Kar ile değil; kendi cesediyle. Annenin mezarı başında yasını tutabileceği bir oğlu vardır artık; oğlunun kendisi olmasa da. Burada da, <strong>“Ne istediğinize dikkat edin; ona sahip olabilirsiniz”</strong> özdeyişi başka bir anlam kazanıyor.</p>
<p> Filmin başka bir yerinde anne ve dağın birbirlerine karşılıklı bakışlarından hangisinin diğerinden daha kadim olduğunun ayrımı yapılamaz artık. Karşılıklı durmaktadırlar. Yıllar boyu efsaneleşen dağ hikayeleri ve bunların taşıyıcısı bir annenin yüreklerine gömdükleri sevdaları ve bu sevdanın sonu ölümleri, dağın sûretinden anneye , annenin bakışından dağa işlenmektedir. Gözlemlerken,  gözlemlendiğinin farkında olmak gerektiğinin kaçınılmazlığı. Kendi doğanın hakimi sayan insana,  doğadan <strong>“doğal”</strong> bir cevap. Ölüm her defasında olduğu gibi bu defa da üzücü olsa da doğada bunun dışında bir işleyişin üzücülüğüne ulaşamaz.</p>
<p>Gelelim filme yönelik eleştirilere. Bu yönlü bir filme genel –amprik- izleyici kitlesinin (burada genel izleyici derken kastedilen elbette ki rtük tarafından genelleştirilmiş izleyici değildir) getireceği yorum, haklı olarak belli oranda sığlığı aşamayacaktır. Bunların en belirgini <strong>“zaten kısa filmmiş bu kadar ağır işlemesine ne gerek var!”</strong> idi. Yönetmenden ise bu tepkiyi veren izleyiciden habersiz şöyle bir vurgu gelir: Film ortada bırakılan ve verilmeyen bir cenazeyle başlıyor. Bu ülkede verilmeyen cenaze kimin olabilir? Bunu seyircinin düşünmesi gerekiyor. Ben düşünen bir seyirciden yanayım. Seyirciye her şeyin hazır olarak sunulmasından hiç hoşlanmam. Hazırı bulamayan seyircinin yakınması Amprik bir tutum olacağı için Örnek Yönetmen için hesaba katılmaması gereken bir husustur. Bir yönetmene yapılabilecek en sığ eleştiri konunun işlenişinin biçim ve yöntemine yönelik olanıdır. Yönetmenin kendi varlığını hissettirebileceği tek alan olan bu kısma yönelik bir saldırı neyse ki yerini bulamayacaktır; çünkü yönetmen akşam uyurken eşofman giymektedir. Filme yönelik oradaki insanların eşofmanla görünmesini Kürt halkının asimile edilme sürecinin bir sonucu olarak değerlendirilmesi, bahsi edilen sığlığın başka bir örneğidir.</p>
<p>Bir kurgunun gerçekliğe taşınması için gerekli ve yeterli meşru zemini bulup, bunun üzerinden iş görmekle yetinmeyip, gerçekliği yeniden kurgulayıp bu gerçeklikten nasiplenememiş kitleye ulaşma çabasındaki bir esere yaklaşım, elbette ki gerçekliği rasyonalize edebilen akıl kadar bu gerçeklikle hesaplaşabilecek hür vicdanlardan da payını alması gerekmektedir. Amacının oradaki hikayeleri oradakilerin dilini, giyim-kuşamlarını, yasalarını, doğa ve insanla kurulan uzaklık-yakınlık ilişkilerini oldukları haliyle işlemek olduğunu ifade ediyor Mintaş. Tam da olumsal olan ile zorunlu olan arasında kurulması gereken doğru bir ilişki. Olumsal olanın kurgulanabilmesinin olanağı kadar, zorunlu olanın kabulü de önem arz etmektedir. Peki nedir,  olumsal olan nedir,  kurgulanabilecek olan nedir? Oradaki insanların neler yaşadıkları ve bunların onların hayatlarındaki karşılıkları medyanın saptırmasına bulaşılmazsı, aşikardır. İstanbul, İzmir ve Ankara’da yaşayıp burada olup-bitenleri belli biçimlerde kendi tasarım süzgeçlerinden geçiren medyanın dilinden almaya aşina gözler bu gerçeği kurgu gibi görebilecektir. Bununla beraber bölgede yaşayıp,  olup bitenlerden haberdar fakat bunların nelere karşılık gelebileceğinden bihaber olanlar ise böyle bir eseri kurgusal ya da gerçeklikten saptırılmış olarak değerlendirecektir. Kant’ ta doğru bilginin kurulmasının koşulu olarak vurgulanan nesne-tasarım uyumu bu eserde de sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Zorunlu olan konu, nesnesinin kendi gerçekliğine bağlı olmakla; olumsal olan ise bunun nasıl işleneceği ya da hangi tasarımla işleneceğinde özgür olmayı gerektirmektedir. Hâkim medya ile bu eserin aynı konuyu işleyişlerindeki farklı ürünleri ortaya çıkaran da bu yönlü birbirinden farklı ilişkilendirmelerden ötürüdür.</p>
<p>Filmde işlenen temalardan bir kaçı (ölen gerillanın cesedinin ailelerine teslim edilmeyişi ve gerilla olduğu sanılan/iddia edilen çobanın öldürülmesi gibi konuların) günümüz gerçekliğiyle pek de zıtlaşmayışı, yaşananların böyle sürüp gideceği ile değil; iktidar yapısının eylemleri ve meşrulaştırmalarının kendi içinde tutarsız yanlarının da göstergeleridir. Tutarsızlık, yapılana olduğunun dışında bir gerçeklik dayatmaktan ötürüdür. Bu kadar sıcak bir konu ile ilgili ortaya atılacak yargıların niteliğinin ölçütü; gerçeklikle kurulan bağın zorunluluğu temelinde değil, yaşanan sorunlara çözüm eksenli değerlendirildikçe bu eser bir adamın fantezisinden ibaret kalıyor. Sadece bu yönüyle değerlendirildiğinde bile sanatsal niteliğinde pek fazla kayıp olamayacak bu esere salt politik tavır ya da beklentiler ekseninde bakıldıkça bu eser ait olduğu ve hak ettiği yere ulaşamayacaktır. Bununla beraber, tam da bu yönüyle, tam da bugünü aşması sebebiyle evrensele ulaşmaya adaydır.</p>
<p>   * Umberto Eco’ nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı kitabına atfen.  </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1716">Aforizmalar Aforoz Edilsinler!</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1728">Reşê Şevê ve Düşündürdükleri</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2777">Mesut İnsanlar Üst-Beni</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2946</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Değişime 30 Gün Kala</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2934</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2934#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2010 20:37:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zate Zatturi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar4]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2934</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="gerilla2.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/gerilla2.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/gerilla2.jpg" alt="gerilla2.jpg" /></a> Eğer ateşkes oyalama taktikleriyle görmezden gelinirse savaşın boyutu artacaktır. Hükümet Kürt hareketini dışarıda bırakarak bir açılım düşünüyorsa şimdiden vazgeçmelidir. Savaşın yoğunlaşmasının nedeni zaten hükümetin bu yaklaşımıydı. Dolaysıyla aynı süreç yaşanmayacaktır. PKK hükümete tek taraflı ateşkesle barış için fırsat tanıdı. Fırat’ın batısında halk referanduma büyük olasılıkla ‘ Evet’ diyerek barış ve demokrasi için hükümete destek verecek. Bakalım hükümet bunu kullanabilecek mi?<span id="more-2934"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2211" title="zaturi1" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg" alt="zaturi1" width="189" height="236" /></a>   Zate Zatüri</div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>PKK ateşkes ilan etti ve devletin en tepesindeki adam konuştu. Kürt sorununu ne pahasına olursa olsun çözülsün, dedi ve İrlanda örneğini verdi. Ben bu açıklamayı olumlu bulmama karşın endişelerimi gidermediğini söyleyebilirim. Benim gibi birçok Kürt de aynı endişeleri yaşadığını düşünüyorum. Türkiye’yi değiştirecek 30 günü yaşamaya başladık. Değişime hiç böyle adım adım yaklaştığımızı yaşamamıştık. Anaysa referandumu bu sürecin manivelası gibi görünüyor ancak bu süreçten çok daha rahatlatıcı olan PKK’nin tek taraflı ateşkes ilanı oldu.</p>
<p>Belli ki bu ateşkes doğru zamanda yapılmış. Devletin en tepedeki adamı yanıt vermesi ateşkesin doğru zamanda yapıldığını ortaya koyar. Yaşanan bu süreç hakkında yapılmayan yorum kalmadı. 20 yıllık tekrarlardan tutun da ilginç bilim kurgu (Adalet bakanının Öcalan’la ilgili son açıklaması.)* nitelikli açıklamalar ve yeni şeyler dökülüverdi. Dökülüverdi diyorum çünkü herkesin bir acelesi varmış gibi bir izlenim edindim. Bunun nedeni olarak referandum oylamasına kalan süreden kaynaklandığı izlenimi sunsa da asıl ateşkesin zamanlı ve kısa olmasından kaynaklanır. Velhasıl bütün taraflar tek taraflı ateşkesten oldukça etkilenmiş oldukları görülür. Daha açık söylemek gerekirse PKK karşı tarafın soluk almasına izin verdi. Yani son bir şans!</p>
<p>Kürt sorunu Kemalizm’in derinleştirdiği, görmezden geldiği bir sorundu. Kemalizm devlet iktidarını ele geçirmesinden beri kanla bastırdığı bir sorundu. Kürt halkı 29. isyanında boyun eğmeyeceğini ve kendinin tanınmadığı sürece direnişinin süreceğini kanıtladı. Artık istediğinde tek taraflı ateşkesi başlatacağının ve bozacağının anlaşılmasını sağladı. Yani hafife alınmayacak güçte olduğunu kanıtladı.</p>
<p>Kemalizm’in elinden kayan devlet iktidarının kimin eline geçerse geçsin Kürt sorununu çözmesi gerektiğini aksi takdirde sonunun Kemalistlerden farkı kalmayacağının ip uçlarını veriyor.</p>
<p>Bunu herkes açık olarak görmelidir, Kemalistler Kürt halkının karşısında yenilmişlerdir. Kemalizm’i yenen Kürt halkının meşru mücadelesi ve Fırat’ın batısındaki demokratik özlemlerdir. Referandum sonuçlanmasının ardından hükümet kendini daha güçlü hissedecektir. Değişimi destekleyen bir toplumsal zeminin arkasında olduğunu bildiğinden kendini güçlü hissedecektir. Bu siyasi güç barış sürecine evrilip evrilmeyeceği siyasi iktidarın kararı olacaktır.</p>
<p>Referandumun ardından yaşanması olası iki süreç vardır. Bu iki süreç referandum sonuçlarının <strong>‘Evet’</strong> çıkmasıyla yaşayacağız. ‘<strong>Hayır’ </strong>çıkma ihtimali sıfır. Olur ya bir mucize, bilinmeyen bir el değer de ‘<strong>Hayır’ </strong>çıkarsa yapılacak tek şey var: FAŞİZME KARŞI MÜCADELE! Birilerinin pek sık tekrarladığı gibi havada, karada, denizde ve rüyalarında mücadele. Yine de biz <strong>‘Hayır’ </strong>olasılığını bir kenara bırakarak ‘Evet’ sonucu üzerinden konuşalım. Bugün olduğu gibi yarın da hükümetin önünde ya demokratikleşmeye devam edecek ya da savaşacak!</p>
<p>İkisi birbiriyle iç içe geçmiş görünüyor. Hükümet demokratikleşme için adım attığı sürece barış daha çok konuşulacaktır. Barış o kadar daha yakınlaşacaktır. Peki, hükümetin savaşacak gücü var mıdır? Belli bir süre için olduğunu söyleyebilirim. Ama belli bir süre. Hükümette liberal bir parti var. Kemalistlerin düşmanlığını kazanmış bir parti ve iktidar mücadelesinde güvendiği bir toplumsal desteği yitirmeyi hiç ama hiç düşünmüyor. Bu destek 2002’den beri yarattığı demokratik özlemlerin sonucu sürüyor. İktidarda olan bu liberal parti ezilen sınıflar karşısında saldırganlığını gizlemek zorundadır. Temsil ettiği sınıfın çıkarlarını kabul ettirmek için kendine meşruluğunu bir kenara itmemektedir. Kemalistlerin buna ihtiyacı yoktu ama bu liberallerin buna ihtiyaçları vardır. Kemalistlerin Kürt halkına açtıkları savaşı aynı argümanlarla sürdüremezler. Kendilerine daha farklı gerekçe yaratmaları gerekir. Adalet Bakanı gibi şahsiyetlerin uyduruk gerekçeleri ile kimseyi ikna edemezler. Dolaysıyla hükümet barışa bir şekilde yanıt vermelidir.</p>
<p>Eğer ateşkes oyalama taktikleriyle görmezden gelinirse savaşın boyutu artacaktır. Hükümet Kürt hareketini dışarıda bırakarak bir açılım düşünüyorsa şimdiden vazgeçmelidir. Savaşın yoğunlaşmasının nedeni zaten hükümetin bu yaklaşımıydı. Dolaysıyla aynı süreç yaşanmayacaktır.</p>
<p>Ne yaşanacağını kestirmek zor görünüyor. Onun için hükümet işi zorlaştırmaması gerekir. Tek taraflı ateşkesi bir fırsat olarak değerlendirmelidir. Referandum bir değişim havası yaratacaktır kuşkusuz. Bu değişim savaşla gölgelenmemelidir. Önümüzdeki 30 günün her günü, her saati artık çok önemlidir. Bu 30 günün takipçisi olarak bir tarafta Kürt halkı diğer tarafta Fırat’ın batısında demokratik özlemler beklentisi olan halkı vardır.</p>
<p>PKK hükümete tek taraflı ateşkesle barış için fırsat tanıdı. Fırat’ın batısında halk referanduma büyük olasılıkla<strong> ‘ Evet’</strong> diyerek barış ve demokrasi için hükümete destek verecek. Bakalım hükümet bunu kullanabilecek mi? </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2036">Cehennemden Gelen Çığlık: C. Bukowski</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2166">Yeryüzünün Bütün Şairleri Sizde Orospu Olun! </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2207">Yeni Durumda Türk Solunun Seçeneği </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2693">Bugün Kemalist Olmak Ergenekonculuktur</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2807">Faşist Cephenin Kurt Kapanı </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2829">Bizim Evet'imiz Kürtler'in Boykotu </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2875">Misak-I Millici Sol Referandumcular </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2901">Türk Solundan Faşist, Kemalist İttifaka Yeşil Işık</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="gerilla2.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/gerilla2.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/gerilla2.jpg" alt="gerilla2.jpg" /></a> Eğer ateşkes oyalama taktikleriyle görmezden gelinirse savaşın boyutu artacaktır. Hükümet Kürt hareketini dışarıda bırakarak bir açılım düşünüyorsa şimdiden vazgeçmelidir. Savaşın yoğunlaşmasının nedeni zaten hükümetin bu yaklaşımıydı. Dolaysıyla aynı süreç yaşanmayacaktır. PKK hükümete tek taraflı ateşkesle barış için fırsat tanıdı. Fırat’ın batısında halk referanduma büyük olasılıkla ‘ Evet’ diyerek barış ve demokrasi için hükümete destek verecek. Bakalım hükümet bunu kullanabilecek mi?<span id="more-2934"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2211" title="zaturi1" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg" alt="zaturi1" width="189" height="236" /></a>   Zate Zatüri</div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>PKK ateşkes ilan etti ve devletin en tepesindeki adam konuştu. Kürt sorununu ne pahasına olursa olsun çözülsün, dedi ve İrlanda örneğini verdi. Ben bu açıklamayı olumlu bulmama karşın endişelerimi gidermediğini söyleyebilirim. Benim gibi birçok Kürt de aynı endişeleri yaşadığını düşünüyorum. Türkiye’yi değiştirecek 30 günü yaşamaya başladık. Değişime hiç böyle adım adım yaklaştığımızı yaşamamıştık. Anaysa referandumu bu sürecin manivelası gibi görünüyor ancak bu süreçten çok daha rahatlatıcı olan PKK’nin tek taraflı ateşkes ilanı oldu.</p>
<p>Belli ki bu ateşkes doğru zamanda yapılmış. Devletin en tepedeki adamı yanıt vermesi ateşkesin doğru zamanda yapıldığını ortaya koyar. Yaşanan bu süreç hakkında yapılmayan yorum kalmadı. 20 yıllık tekrarlardan tutun da ilginç bilim kurgu (Adalet bakanının Öcalan’la ilgili son açıklaması.)* nitelikli açıklamalar ve yeni şeyler dökülüverdi. Dökülüverdi diyorum çünkü herkesin bir acelesi varmış gibi bir izlenim edindim. Bunun nedeni olarak referandum oylamasına kalan süreden kaynaklandığı izlenimi sunsa da asıl ateşkesin zamanlı ve kısa olmasından kaynaklanır. Velhasıl bütün taraflar tek taraflı ateşkesten oldukça etkilenmiş oldukları görülür. Daha açık söylemek gerekirse PKK karşı tarafın soluk almasına izin verdi. Yani son bir şans!</p>
<p>Kürt sorunu Kemalizm’in derinleştirdiği, görmezden geldiği bir sorundu. Kemalizm devlet iktidarını ele geçirmesinden beri kanla bastırdığı bir sorundu. Kürt halkı 29. isyanında boyun eğmeyeceğini ve kendinin tanınmadığı sürece direnişinin süreceğini kanıtladı. Artık istediğinde tek taraflı ateşkesi başlatacağının ve bozacağının anlaşılmasını sağladı. Yani hafife alınmayacak güçte olduğunu kanıtladı.</p>
<p>Kemalizm’in elinden kayan devlet iktidarının kimin eline geçerse geçsin Kürt sorununu çözmesi gerektiğini aksi takdirde sonunun Kemalistlerden farkı kalmayacağının ip uçlarını veriyor.</p>
<p>Bunu herkes açık olarak görmelidir, Kemalistler Kürt halkının karşısında yenilmişlerdir. Kemalizm’i yenen Kürt halkının meşru mücadelesi ve Fırat’ın batısındaki demokratik özlemlerdir. Referandum sonuçlanmasının ardından hükümet kendini daha güçlü hissedecektir. Değişimi destekleyen bir toplumsal zeminin arkasında olduğunu bildiğinden kendini güçlü hissedecektir. Bu siyasi güç barış sürecine evrilip evrilmeyeceği siyasi iktidarın kararı olacaktır.</p>
<p>Referandumun ardından yaşanması olası iki süreç vardır. Bu iki süreç referandum sonuçlarının <strong>‘Evet’</strong> çıkmasıyla yaşayacağız. ‘<strong>Hayır’ </strong>çıkma ihtimali sıfır. Olur ya bir mucize, bilinmeyen bir el değer de ‘<strong>Hayır’ </strong>çıkarsa yapılacak tek şey var: FAŞİZME KARŞI MÜCADELE! Birilerinin pek sık tekrarladığı gibi havada, karada, denizde ve rüyalarında mücadele. Yine de biz <strong>‘Hayır’ </strong>olasılığını bir kenara bırakarak ‘Evet’ sonucu üzerinden konuşalım. Bugün olduğu gibi yarın da hükümetin önünde ya demokratikleşmeye devam edecek ya da savaşacak!</p>
<p>İkisi birbiriyle iç içe geçmiş görünüyor. Hükümet demokratikleşme için adım attığı sürece barış daha çok konuşulacaktır. Barış o kadar daha yakınlaşacaktır. Peki, hükümetin savaşacak gücü var mıdır? Belli bir süre için olduğunu söyleyebilirim. Ama belli bir süre. Hükümette liberal bir parti var. Kemalistlerin düşmanlığını kazanmış bir parti ve iktidar mücadelesinde güvendiği bir toplumsal desteği yitirmeyi hiç ama hiç düşünmüyor. Bu destek 2002’den beri yarattığı demokratik özlemlerin sonucu sürüyor. İktidarda olan bu liberal parti ezilen sınıflar karşısında saldırganlığını gizlemek zorundadır. Temsil ettiği sınıfın çıkarlarını kabul ettirmek için kendine meşruluğunu bir kenara itmemektedir. Kemalistlerin buna ihtiyacı yoktu ama bu liberallerin buna ihtiyaçları vardır. Kemalistlerin Kürt halkına açtıkları savaşı aynı argümanlarla sürdüremezler. Kendilerine daha farklı gerekçe yaratmaları gerekir. Adalet Bakanı gibi şahsiyetlerin uyduruk gerekçeleri ile kimseyi ikna edemezler. Dolaysıyla hükümet barışa bir şekilde yanıt vermelidir.</p>
<p>Eğer ateşkes oyalama taktikleriyle görmezden gelinirse savaşın boyutu artacaktır. Hükümet Kürt hareketini dışarıda bırakarak bir açılım düşünüyorsa şimdiden vazgeçmelidir. Savaşın yoğunlaşmasının nedeni zaten hükümetin bu yaklaşımıydı. Dolaysıyla aynı süreç yaşanmayacaktır.</p>
<p>Ne yaşanacağını kestirmek zor görünüyor. Onun için hükümet işi zorlaştırmaması gerekir. Tek taraflı ateşkesi bir fırsat olarak değerlendirmelidir. Referandum bir değişim havası yaratacaktır kuşkusuz. Bu değişim savaşla gölgelenmemelidir. Önümüzdeki 30 günün her günü, her saati artık çok önemlidir. Bu 30 günün takipçisi olarak bir tarafta Kürt halkı diğer tarafta Fırat’ın batısında demokratik özlemler beklentisi olan halkı vardır.</p>
<p>PKK hükümete tek taraflı ateşkesle barış için fırsat tanıdı. Fırat’ın batısında halk referanduma büyük olasılıkla<strong> ‘ Evet’</strong> diyerek barış ve demokrasi için hükümete destek verecek. Bakalım hükümet bunu kullanabilecek mi? </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2036">Cehennemden Gelen Çığlık: C. Bukowski</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2166">Yeryüzünün Bütün Şairleri Sizde Orospu Olun! </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2207">Yeni Durumda Türk Solunun Seçeneği </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2693">Bugün Kemalist Olmak Ergenekonculuktur</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2807">Faşist Cephenin Kurt Kapanı </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2829">Bizim Evet'imiz Kürtler'in Boykotu </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2875">Misak-I Millici Sol Referandumcular </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2901">Türk Solundan Faşist, Kemalist İttifaka Yeşil Işık</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2934</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kasap</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2924</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2924#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 19:23:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>E. Ali Aydın</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<category><![CDATA[Spot3]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar3]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2924</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kasap.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kasap.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kasap.jpg" alt="kasap.jpg" /></a>    Sesini ölçerek siparişte bulunanların hepsi de, kasabın ellerinin hesabını verecek cesareti toplamak için bir şey yapmıyor. Difrizin cama dayalı istiflerinde görünen çıplak etin bakışlarda parlayan çiğliği ya da kasabın teriyle iğreti bir sihre dönüşen havadaki et aroması rahatsız etmez kimisini. Ömrünü kıyıya çekenin cenazesinde kasabın olmaması ayıplanmaz. <span id="more-2924"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/aliaydin.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2471" title="aliaydin" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/aliaydin.jpg" alt="aliaydin" width="150" height="227" /></a>  E. Ali Aydın </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Odanın çoğalttığı bir insanlık durumu sanki. Kanın, duvara işlemiş nemin badanayı göğertmesine benzer edimi, olacaklarla olmuşların arasında duran adamın kibrini kuşatması da; sorgulanan ve sorguyu hayatın tümüne yayacak bütünlükle cevap veren birinin cesaretini taşıyor kuşatma. Ölümün, çoğalttığı varlık bilincinden bağımsız bir cümle kurulmuyorsa ve yaşamın anlamına da neticesiyle tescillemesiyle de, ölüme uhrevi bir hava katmak gereksiz. Nihayet, bir oluşun kendisini barındıracak kadar yetkin bir edim değil; ölüm bile olsa.</p>
<p>Boğazladığı buzağının çınlaması gereken bir yankı olduğunu, kanın beton üzerinde oluşturduğu gölcüklerin de hayvanın bedeninden zemine akseden kısa bir hayatın yankısı olduğunu kurdu aklında kasap. Çıraklığından beri öldürdüğü binlercesinden derlediği öykü dolu bir cevher taşıyor elleri. Ölümün tanımlayıcı olması gerektiğini, kendi ölümünün de ellerinin sırrını ifşa edecek bir icraat olacağını, hayatının tüm yankısının ölü evinde toplanan eşe dosta boşalacağını kurdu zihninde. Ölüme bahane bulan ya da yaşamı kanla ölçüp, akan kanın zamanı buladığı tondan iğrenenlerden nefret eder kasap. Bu işin uhrevi yanının da, insanların içlerinde taşıdıklarıyla anlattıkları arasındaki dengeyi kuran iki yüzlülüklere taşeronluk etmesinin önemi yok için. Ölümü gözlemeyen kimse yokken dünyada, çoğu akan kana şahitlik etmek istemez. Yaşama kararlılığının tezahürü olarak bile öldürmek iğrenç bir eylemdir onlar için. Tanımadıkları yaşamların ölümüne tanık olmayarak onları yaşatacaklarını sanıyorlar.</p>
<p>Kan gölcüklerinin oluşturduğu koyu kıvamın üzerinde ışıklar yansısını bulurken, kırmızı alışıldık bir tekrara dönerken bakışlarında, dana kellesini kucaklayarak ellerini başka türlü bir gölgeye dönüştürmeye çalışması da o alışıldık riyakarlığın bulaşıcı olduğuna delalet.</p>
<p>Bu semtte sesini ölçerek siparişte bulunanların hepsi de, kasabın ellerinin hesabını verecek cesareti toplamak için bir şey yapmıyor. Difrizin cama dayalı istiflerinde görünen çıplak etin bakışlarda parlayan çiğliği ya da kasabın teriyle iğreti bir sihre dönüşen havadaki et aroması rahatsız etmez kimisini. Ömrünü kıyıya çekenin cenazesinde kasabın olmaması ayıplanmaz. Herkes solumayan bedenlerle ruh güreşine girdiğini bilir kasabın.</p>
<p>Yüreğiyle dağladığı nice yari var kasabın. Suç üstü öğle sonlarını biriktirdiği yalnızlığı bir de. Kasabın en keskin yerlerini tanrı biliyor her gün. Kimsesizliğe en çok elleri garipsenir. İbrahim oğlunun canını tanrı şehvetine yasladığında bu kadar kimsesiz miydi elleri? Kasabın hayatının her evresine sızacak o ışık duvarda asılı resimdeki Cebrail&#8217;in kollarından sıyrılıp ne zaman karışır eşyaya.</p>
<p>Ne zamandır yoksunduğu bir muammanın çağrısında kasabanın ahvali. Kiminin düşte gördüğünü kimisi ıssız kırda bağırır. Kuytuya düşmüş bir ahı gözlüyorlar. İbrahim&#8217;in gözünden sakındığını onlar da kendi ömürlerine&#8230; kim bilir? Zamanın diyetini vermek için ucu-başı belirsiz bir acının yolunu gözlüyorlar. Kimse kasabın ellerinin vaktin diyetini ödemek için işlediğini hesaba katmıyor.</p>
<p>Eskiye niyaz eden müşterileri için bir bakımlık anda çağrışımlarına yeni nostaljiler ekleyen kasabın, hissettiklerinin düşündükleriyle örtüştüğü zamanlar nadir duraklardır. Kimin ne için ve neye göre eskidiğinin, fotoğrafların göreceliliğinin aile içinde dillendirilmeyen anlatısı gibi durduğundan, harici bir şahit yıllardır. Dul kadınların yalnızlığa ve ölen kocalarına yönlendirdikleri dolaysız sitemleri karşılayan, hayal kırıklığı yaratan evliliklerin doğal akışını müdahale etmeksizin onaylayan, keşkelerin ucuna bağlanan her temenninin aracısı. Kimsenin sahip olmadığı herhangi bir şeyi taşıdığından ziyadesiyle gururlu. Ellerinin hayata işlerlik kazandıran maharetlerini yüklenerek geçirdiği yalnızlık hayalleri tüm dükkanı esir alır. </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2463">Mahsül-Hayal</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kasap.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kasap.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kasap.jpg" alt="kasap.jpg" /></a>    Sesini ölçerek siparişte bulunanların hepsi de, kasabın ellerinin hesabını verecek cesareti toplamak için bir şey yapmıyor. Difrizin cama dayalı istiflerinde görünen çıplak etin bakışlarda parlayan çiğliği ya da kasabın teriyle iğreti bir sihre dönüşen havadaki et aroması rahatsız etmez kimisini. Ömrünü kıyıya çekenin cenazesinde kasabın olmaması ayıplanmaz. <span id="more-2924"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/aliaydin.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2471" title="aliaydin" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/aliaydin.jpg" alt="aliaydin" width="150" height="227" /></a>  E. Ali Aydın </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Odanın çoğalttığı bir insanlık durumu sanki. Kanın, duvara işlemiş nemin badanayı göğertmesine benzer edimi, olacaklarla olmuşların arasında duran adamın kibrini kuşatması da; sorgulanan ve sorguyu hayatın tümüne yayacak bütünlükle cevap veren birinin cesaretini taşıyor kuşatma. Ölümün, çoğalttığı varlık bilincinden bağımsız bir cümle kurulmuyorsa ve yaşamın anlamına da neticesiyle tescillemesiyle de, ölüme uhrevi bir hava katmak gereksiz. Nihayet, bir oluşun kendisini barındıracak kadar yetkin bir edim değil; ölüm bile olsa.</p>
<p>Boğazladığı buzağının çınlaması gereken bir yankı olduğunu, kanın beton üzerinde oluşturduğu gölcüklerin de hayvanın bedeninden zemine akseden kısa bir hayatın yankısı olduğunu kurdu aklında kasap. Çıraklığından beri öldürdüğü binlercesinden derlediği öykü dolu bir cevher taşıyor elleri. Ölümün tanımlayıcı olması gerektiğini, kendi ölümünün de ellerinin sırrını ifşa edecek bir icraat olacağını, hayatının tüm yankısının ölü evinde toplanan eşe dosta boşalacağını kurdu zihninde. Ölüme bahane bulan ya da yaşamı kanla ölçüp, akan kanın zamanı buladığı tondan iğrenenlerden nefret eder kasap. Bu işin uhrevi yanının da, insanların içlerinde taşıdıklarıyla anlattıkları arasındaki dengeyi kuran iki yüzlülüklere taşeronluk etmesinin önemi yok için. Ölümü gözlemeyen kimse yokken dünyada, çoğu akan kana şahitlik etmek istemez. Yaşama kararlılığının tezahürü olarak bile öldürmek iğrenç bir eylemdir onlar için. Tanımadıkları yaşamların ölümüne tanık olmayarak onları yaşatacaklarını sanıyorlar.</p>
<p>Kan gölcüklerinin oluşturduğu koyu kıvamın üzerinde ışıklar yansısını bulurken, kırmızı alışıldık bir tekrara dönerken bakışlarında, dana kellesini kucaklayarak ellerini başka türlü bir gölgeye dönüştürmeye çalışması da o alışıldık riyakarlığın bulaşıcı olduğuna delalet.</p>
<p>Bu semtte sesini ölçerek siparişte bulunanların hepsi de, kasabın ellerinin hesabını verecek cesareti toplamak için bir şey yapmıyor. Difrizin cama dayalı istiflerinde görünen çıplak etin bakışlarda parlayan çiğliği ya da kasabın teriyle iğreti bir sihre dönüşen havadaki et aroması rahatsız etmez kimisini. Ömrünü kıyıya çekenin cenazesinde kasabın olmaması ayıplanmaz. Herkes solumayan bedenlerle ruh güreşine girdiğini bilir kasabın.</p>
<p>Yüreğiyle dağladığı nice yari var kasabın. Suç üstü öğle sonlarını biriktirdiği yalnızlığı bir de. Kasabın en keskin yerlerini tanrı biliyor her gün. Kimsesizliğe en çok elleri garipsenir. İbrahim oğlunun canını tanrı şehvetine yasladığında bu kadar kimsesiz miydi elleri? Kasabın hayatının her evresine sızacak o ışık duvarda asılı resimdeki Cebrail&#8217;in kollarından sıyrılıp ne zaman karışır eşyaya.</p>
<p>Ne zamandır yoksunduğu bir muammanın çağrısında kasabanın ahvali. Kiminin düşte gördüğünü kimisi ıssız kırda bağırır. Kuytuya düşmüş bir ahı gözlüyorlar. İbrahim&#8217;in gözünden sakındığını onlar da kendi ömürlerine&#8230; kim bilir? Zamanın diyetini vermek için ucu-başı belirsiz bir acının yolunu gözlüyorlar. Kimse kasabın ellerinin vaktin diyetini ödemek için işlediğini hesaba katmıyor.</p>
<p>Eskiye niyaz eden müşterileri için bir bakımlık anda çağrışımlarına yeni nostaljiler ekleyen kasabın, hissettiklerinin düşündükleriyle örtüştüğü zamanlar nadir duraklardır. Kimin ne için ve neye göre eskidiğinin, fotoğrafların göreceliliğinin aile içinde dillendirilmeyen anlatısı gibi durduğundan, harici bir şahit yıllardır. Dul kadınların yalnızlığa ve ölen kocalarına yönlendirdikleri dolaysız sitemleri karşılayan, hayal kırıklığı yaratan evliliklerin doğal akışını müdahale etmeksizin onaylayan, keşkelerin ucuna bağlanan her temenninin aracısı. Kimsenin sahip olmadığı herhangi bir şeyi taşıdığından ziyadesiyle gururlu. Ellerinin hayata işlerlik kazandıran maharetlerini yüklenerek geçirdiği yalnızlık hayalleri tüm dükkanı esir alır. </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2463">Mahsül-Hayal</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2924</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kadın Yoktur</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2914</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2914#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Aug 2010 20:47:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Açan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<category><![CDATA[Spot2]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar5]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2914</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kadinyok.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kadinyok.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kadinyok.jpg" alt="kadinyok.jpg" /></a>   Başlangıçta erkek yoktu, sonra erkeğin semptomu olarak  kadın yoktu. Erkekler “cinsel haz” peşinde koşmak üzere programlanmışken, kadınların asıl görevi; çocuk doğurmak ve büyütmekti. Ne var ki modern çağ tüm bu gerçekleri ters yüz etmiştir. Artık kadınlar  çocuk doğurmak istememekte, tıpkı erkekler gibi hovardalığa çıkmakta, kocalarını aldatmakta&#8230;<span id="more-2914"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/ahmetacan41.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2173" title="ahmetacan41" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/ahmetacan41.jpg" alt="ahmetacan41" width="189" height="236" /></a> Ahmet Açan </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p><strong>“Kadın Yoktur. Kadın erkeğin bir semptomudur.”</strong> J. Lacan</p>
<p>Erkek bilinçdışının –haz ilkesinin- kendini en ele verdiği yerlerden biri fantezi tecavüz öyküleridir. Anlatan ismini de vermediği –yani simgesel düzende var olmadan dile gelebildiği için gerçeklik ilkesi –üst/toplumsal benlik- tamamen devre dışı kalır ve bilinçdışı en saf haliyle sözcüklere bürünür. Burada dikkatimizi çeken en önemli olgu, tecavüz edilen kadın bir bakire dahi olsa, o güne kadar erkeklerle hiç ilgilenmemiş hatta açıkça frijit ya da lezbiyen dahi olsa ona yakıştırılan sıfat hep aynıdır: OROSPU!</p>
<p>Burada artık kelime sözcük anlamını çoktan aşmıştır. <strong>“Orospu”</strong> en dar anlamıyla erkeklerle para için beraber olan ya da en geniş anlamıyla bir kadının yalnızca zevk için istediği erkeklerle beraber olması demek değildir. Erkeğin bilinçdışı kadını –Heidegger terminolojisiyle ifade edersek bir Dasein olarak- yani bir var olan olarak herhangi bir eyleme ya da iradeye bağlı kalmaksızın <strong>“orospu”</strong> olarak görmektedir. Gerçekte tüm kadınlar<strong> “orospu”</strong> olarak, yani yalnızca sex yapmak için, tasarlanmıştır, ancak bunların büyük bir kısmı kendilerinin<strong> “sosyal”</strong> bir varlık olduğunu zannetmektedir! (Genel anlamda bir tür olarak homosapiens’in sosyal bir varlık olup olmadığı sorununu sonraki yazımızda ele alacağız) Böylece tecavüzcü, arkasına aldığı haz duygusuyla kadına “ne olduğunu”, kendiliğindenliğini ya da özünü hatırlatır ve direnmemesini söyler. Ve burada ilginç olan kadın başlangıçta ne kadar direnirse dirensin bir süre sonra –bu öykülere göre- haz duymaya başlayacaktır. Tecavüzcü –aslında eyleminden dolayı böyle bir derdi olmamasına rağmen- kendini böylece haklılaştırır. Kadının bu dünya da tek bir varoluş amacı vardır, o da erkeklerle sex yapmaktır. Bu durumda Lacan’ın dediği gibi kadın yoktur, kadın erkeğin semptomudur. Yani diyalektik olarak erkeği ortadan kaldırdığımızda kadın da ortadan yok olacaktır…</p>
<p><strong>Peki işin aslı nedir?</strong></p>
<p>Filogenetik/soyoluşcu açıdan baktığımızda tüm canlılar da olduğu gibi kadın da bir<strong> “üreme/kopyalama makinesi”</strong> olarak tasarlanmıştır.</p>
<p><strong>“Bizler yaşamkalım makineleriyiz, genler adıyla bilinen bencil molekülleri körü körüne korumak için programlanmış robot araçlarız”</strong></p>
<p>Gen Bencildir (Richard Dawkins)</p>
<p>Aslında evrimsel açıdan dişinin tek görevi sahip olduğu DNA’ları korumak ve onları bir sonraki türe aktarmaktır. Aktardıktan sonra da aktardığı türü koruyup onun da kendi genlerini aktarabilme olgunluğuna erişmesine –canlılar arasında en uzun çocukluk dönemini homo sapiens yavrusuna aittir- yardım eder. Tüm ömrünün amacı budur.</p>
<p><strong>“DNA canlılar yararlansın diye var değil, DNA yararlansın diye canlı organizmalar var. (…) Her organizma, DNA iletilerinin jeolojik ömürlerinin ufacık bir kısmını geçirdiği bir araç olarak görülmelidir.”</strong> Sf: 161-162, Kör Saatçi (Richard Dawkins)</p>
<p>Yani cinsellik de yaşanan <strong>“haz”</strong> bu işten keyif alınsın diye değil, türün devamını sağlamada bir motivasyon görevini görmektedir. Ancak dişi ve erkeğin soy oluş süreçleri son derece farklıdır. Önceki evrim yazılarımızdan hatırlayalım:</p>
<p>Dünyanın ilk koşullarında henüz bir açlık krizi ve buna bağlı bir seçilim baskısı yokken, canlılar kendi kendilerine bölünerek (eşeysiz) çoğalıyordu ve bu bir sorun yaratmıyordu. Ancak çevre koşullarının değişmesi, canlılığın devamı ve çevreye uyum için daha karmaşık türlerin gerekliliği ilk eşeyli hücreleri ortaya çıkardı. Başlangıçta tüm eşey hücrelerinin kabaca aynı büyüklükte ve karşılıklı değişebilir olduğu tahmin ediliyor. Yani herkes herkesle hücrelerini değiş tokuş ederek üreyebiliyordu. Öte yandan mutlaka bunlardan bir kısmı diğerlerine göre birazcık daha büyük olmalıydı. Büyük olanların diğerlerine göre bir avantajı olacaktı çünkü dölütüne daha büyük miktarda yiyecek verecekti. Canlılarda hem başlangıçta hem de halen pek çok yerde “dişi yatırımı” daha verimli sonuçlar doğurduğundan, sadece dişilik ile bile hayat devam edebilir ve etmektedir de. Böylelikle doğal seçilim büyük gametler (yani dişiler) lehine gelişti, onlar çoğaldı. Ancak bir bit yeniği ortaya çıktı. Ortalamadan daha küçük gamet üreten bireyler (erkekler) küçük ve hızlı hareket edebildikleri için kolayca büyük gametlerle (dişilerle) birleşebildiler ve doğal seçilim aynı zamanda küçük olan ve birleşmek için etkin bir biçimde büyük hücreleri arayan eşey hücreleri lehine de gelişmiş oldu. (Bkz. Kadınlar Neden Süslenir ) Ancak buradaki asıl püf noktası erkeğin üreyebilmek için mutlaka bir dişiye ihtiyacı varken, dişinin buna ihtiyacı olmamasıdır.</p>
<p>Yani başlangıçta dişi vardı ve dişinin de erkeğe ihtiyacı yoktu. Çünkü yalnızca dişilikle bile hayat devam edebilmektedir. Örneğin bugün hala sülüksü rotatorlar 360’a varan türüyle her biri yalıtık bir dişidir ve birbirleriyle çiftleşmektedir. Sülüksü rotatorların özelliği, doğada böyle yaşayan pek çok tür olduğu halde hiçbiri bu kadar zengin bir tür yaratmamıştır. Çünkü aslında türlerin zenginliğini yaratan ve gen havuzları oluşturan eşeyli üremedir. (Ataların Hikayesi, R. Dawkins sf: 428-437) Burada bu tarz bir üremenin mi yoksa eşeyli üremenin mi evrimsel açıdan daha <strong>“karlı”</strong> olduğu sorununu tartışma dışı bırakıyoruz.</p>
<p>Bu bilgiler ışığında yeniden konumuza döndüğümüzde sosyolojinin nasıl da bizi yanlış yönlendirdiğini görmekteyiz. Örneğin <strong>“Patasana”</strong> isimli romanında Ahmet Ümit şöyle yazar: <strong>“(…) Ama kadınlar için durum daha vahimdir. Çünkü anaerkil dönemde pek çok sevgilisi olan kadın, ataerkil dönemde bir erkeğin malı olarak evine hapsedilmiştir. Onun gözünün de komşunun kocasında, oğlunda kalmasından daha doğal ne olabilir?”</strong> (sf:301)  Yani Ahmet Ümit’de, aslında kadın özünde <strong>“orospudur”</strong> ama erkek egemen toplumun baskısı yüzünden bunu içine bastırır ama gözü “doğal olarak!” dışarıdadır demektedir. </p>
<p><strong>Peki ya erkekler kimdir?</strong></p>
<p>Düşünceyi şu şekilde ilerletelim: Eğer tüm kadınlar <strong>“orospuysa”</strong> o zaman erkekler nedir? Sorunun yanıtı aslında çok açıktır: Bu durumda tüm erkekler de <strong>“sapık”</strong>tır! Aslında homo sapiens erkeklerinin <strong>“sapık”</strong> olmasıyla ilgili evrimsel biyolojinin elinde epey bir veri var. Örneğin tüm canlılar yılın belli bir dönemi çiftleşirken homo sapiens erkeği yılın herhangi bir günü çiftleşebilmektedir. Dahası Terry Eagleton’un Freud yorumu da bunu desteklemektedir:</p>
<p>“Cinsellik başta biyolojik içgüdüden ayrılamayan ama artık kendini bu içgüdüden farklılaştırarak belli bir özerklik elde eden bir dürtü olarak doğmuştur. Freud’a göre cinselliğin kendisi bir <strong>“sapıklık”</strong>tır – kendini korumaya yönelik doğal bir içgüdüden <strong>“uzaklaşarak” başka bir amaca yönelmektir.”</strong> Terry Eagleton (Edebiyat Kuramı, sf:191)</p>
<p>Burada <strong>“sapık”</strong> sözcüğünü klinik anlamda yani –Psikanalizin tanımıyla- imkansız olan Büyük Öteki’nin hazzına ulaşmak isteyen kişi şeklinde tanımlamıyoruz. Sapıklık aslında bir sapmadır. Örneğin kişi aşık olduğu kişi için kendi hayatını çekinmeden verebilir. Freud’a göre cinselliğin bizzat kendisi <strong>“sapıklık”</strong>sa o zaman da cinsel ilişki isteyen, talep eden hayal eden, yapan vb. tüm erkekler <strong>“sapık”,</strong> bunu isteyen tüm kadınlarsa <strong>“orospu”</strong> olmalıdır. Fakat evrimsel biyoloji kadın için geçerli olan şeyin erkek içinde geçerli olmadığını göstermektedir.</p>
<p><strong>Erkeğin nasıl oluştuğunu yeniden hatırlayalım:</strong></p>
<p><strong>“İki izogamet birleştiğinde, yeni bireye her ikisi de eşit sayıda gen ve eşit miktarda yedek besin verir. Sperm ve yumurta da eşit sayıda genle katkıda bulunur, ancak yedek besin sağlama açısından yumurtanın katkısı daha fazladır. Aslında bu açıdan spermlerin hemen hemen hiç katkısı yoktur ve yalnızca genlerini mümkün olduğunca uzağa götürebilmeyi düşünürler. Bu yüzden de, cinsel birleşme sırasında baba payına düşenden (yani yüzde 50) daha az kaynak yatırımı yapar. Her sperm çok küçük olduğundan, bir erkek her gün bunlardan milyonlarcasını üretebilir. Bu, değişik dişiler kullanarak, kısa bir zamanda oldukça fazla sayıda çocuk sahibi olma potansiyeli taşıdığı anlamına gelir. (…) Böylelikle, bir dişinin sahip olabileceği çocuk sayısı kısıtlı, ancak bir erkeğin sahip olabileceği çocuk sayısı sınırsız olur. Dişinin kullanılması burada başlıyor.”</strong> Gen Bencildir, sf: 235-236</p>
<p>Yani erkekler daha en başından itibaren tamamen genlerini mümkün olduğunca fazla sayıda dişiye aktarma üzerine programlanmışken kadınların görevi ise bir ya da birkaç kez döllendikten sonra çocuğunu yetiştirmektir. Yani evrimsel biyoloji açısından kadının tıpkı erkekler gibi <strong>“haz”</strong> peşinde koşması mümkün değilken erkek ise dünya da var olma amacı kadın peşinde koşmaktır. Bu durumda bir kadının bir erkeğe <strong>“senin gerçek yüzünü gördüm”</strong> şeklinde ki ifadesi aslında şu şekilde anlaşılmalıdır: Tüm erkeklerin gerçek yüzü aslında o kadının gördüğü yüzdür ama Freud’un gerçeklik ilkesi dediği şey, yani kültür, ya da uygarlık projemiz, bir arada yaşama vb bu gerçek benliği maskeler! Bu, çocukluktan itibaren çok sağlam bir şekilde inşa edilmişse erkek bile kendi gerçek varlığının bilincine varamayabilir ve kendini kültürel bir varlıkmış gibi görür. Bundan çok büyük utanç duyar. Kadınların durumu ise çok farklıdır ve anaerkil dönem konusunda Ahmet Ümit yanılmaktaydı. Örneğin Amazonlar yalnızca yılda bir kez Kibele şenliklerinde – Mart ayının son haftası- komşu köyün erkekleriyle kız çocuk doğurma amacıyla cinsel ilişkiye giriyorlardı. Erkek olursa çocuk babalarına bırakılır, kız olursa yetiştirilirdi. (Bkz. Halikarnas Balıkçısı Anadolu Efsaneleri) Anaerkil dönemde yazı da olmadığı için kadınların birden fazla sevgiliyle bir hayat yaşadığına dair bilgiye –bildiğim kadarıyla- sahip değiliz.</p>
<p>Öte yandan en kaba tabirle evet öz itibariyle tüm erkekler kadın peşinde koşma ve onları dölleme üzerine programlandıkları için <strong>“sapıktır” ama</strong> üst benlik, ahlak sistemleri ve dinler bununla mücadele eder. Bu mücadeleye kadınlar da dahil edilir. Bilinçdışında erkeğin <strong>“sapık”</strong> olduğunu bilen bir koca ya da ağabey karısını, kızını ve ablasını kapanmaya –yani erkeği tahrik etmemeye- zorlayacaktır. Aslında bu kendi iyiliği içindir. Bu biraz J. London romanlarındaki kurt/köpek öykülerine benzer. Eğer büyük bir açlık yaşanıyorsa anne köpek/kurt babanın yavrularına yaklaşmasına izin vermez. Çünkü baba onları yiyebilir! Ya da La Rochefoucauld&#8217;ya göre bir kötülüğüne rastladığımızda şaşmamız gereken tek insan yoktur. Çünkü dürüst insanlar, kötülüklerini hem başkalarından hem kendilerinden gizleyebilenlerdir. Yıllar sonra evrimsel biyolog Richard Dawkins <strong>“Gen Bencildir”</strong> kitabıyla bunu doğrulayacaktır.</p>
<p>Kısaca erkekler<strong> “cinsel haz”</strong> peşinde koşmak üzere programlanmışken kadınların asıl görevi –evrimsel açıdan- çocuk doğurmak ve büyütmektir. Ne var ki modern çağ tüm bu gerçekleri ters yüz etmiştir. Artık kadınlar –daha çok hali, vakti yerinde zengin kadınlar- çocuk doğurmak istememekte, tıpkı erkekler gibi hovardalığa çıkmakta, kocalarını aldatmakta hatta beraber olmak için parayla erkek tutmaktadır. Kadınlar da artık tıpkı erkekler gibi haz peşindedir. Bu noktada tüm din ve ahlak sistemleri çökmüştür. Bunun en önemli nedenini –evrim makalelerimde, Evrimin Döv Emri ve Cesur Yeni Dünya’ya Cesurca Bir Bakış yazılarımda işlemiştim- kadının artık doğurganlığını kendi eline alması, kontrol edebilmesidir. Çünkü eğer ki ortada bir çocuk doğurma riski yoksa yasağın ana nedeni de ortadan kalkmaktadır. Bu sorun halledildikten sonra da kadın, erkek egemen simgesel düzenin içinde öz kimliğini tamamen kaybetmiş –belki de hiç oluşturamadığı için- egemen olanı -yani erkeği- taklit etmektedir. Tıpkı onun gibi davranarak özgür olduğunu düşünmektedir. Özünde <strong>“sapık”</strong> olan bir erkek cinsinin karşısında gönüllü –cinselliğini özgürce yaşayan anlamında- <strong>“orospu” </strong>olarak çıkmaktadır. O da tıpkı erkeği taklit ederek hazzın peşindedir:</p>
<p><strong>“Bundan böyle artık: ‘Sahip olduğun ruhu kurtarmaya bak’ değil, ‘Cinsel bir organa sahip olduğuna göre bundan iyi yararlanmaya bak; bir vücuda sahipsin, onu zevk alma amacıyla kullanmayı öğren; bir libidon olduğuna göre, bu enerjiyi nasıl harcayacağını öğrenmen gerekiyor’ vs. vs. diyeceğiz.”</strong> Jean Baudrillard, Foucault’yu Unutmak, sf: 35</p>
<p><strong>O zaman neden varız?</strong></p>
<p>Doğa/evrim açısından tıpkı tüm canlılar gibi insanların da DNA’nın yaşam-kalım makineleri olduğunu artık biliyoruz. Peki kendimiz açısından bu dünya da neden varız? Bu soru ne ölçüde<strong> “kendimiz”</strong> olabildiğimizle ilgili bir soru. İnsan her ne kadar bencil yaratıkların en zekisi olsa da hala içgüdüleriyle yönetilen akıl yönü zayıf bir yaratıktır. Gerçeklik ilkesi uygarlık adına, bir arada yaşayabilme adına haz ilkesini bastırırken üst benlik farklı yollarla bunu telafiye çalışıyordu. Bu telafilerden birini bu dünyada neyi yasaklamışsa öte dünyada serbest olduğu iddiasıyla din sağlar. Ancak artık modern insana <strong>“masallar” </strong>yetmemektedir.</p>
<p><strong>“Tayin edici soru, insana zorla kabul ettirilen içgüdüsel özverilerin yükünün azaltılmasının, mutlaka kalması gereken özverilere insanın katlanmasının ve bunun karşılığında bir telafi sağlanmasının mümkün olup olmadığı ve bunun olasılık derecesidir.”</strong> S. Freud (Bir Yanılsamanın Geleceği, sf:11)</p>
<p>Bu telafi sağlanamadığında da Haz İlkesi, Gerçeklik İlkesi üzerinde üstünlük kurar ve bunun en kısa, en yüzeysel tatmin yolu cinsellik olur. Ve fakat bu açıkça ilkel doğaya geri dönüştür. Üstelik<strong> “arzu”</strong> hiçbir zaman tatmin edilemez:</p>
<p><strong>“Arzunun gerçekleştirilmesi, tamamen tatmin edilmesi değildir, daha çok arzunun kendisinin yeniden üretilmesiyle, arzunun dairesel hareketiyle örtüşür.”</strong> Zizek, Yamuk Bakmak, sf:21</p>
<p>Peki insan ne ister sorusuna Lacan’ın verdiği yanıt şudur: İnsan dünyasını nesneler ile kuşanmış kılan, insani ilginin nesnesi olduğu gerçeğidir. Özneyi diğer canlılardan ayıran şey sadece kendini <strong>“tanıma”</strong>sı değil, <strong>“tanınma arzusu”</strong> yani arzudur. Özne <strong>“içine atıldığı”</strong> dünyanın anlamına mahkumdur ve kendi anlamını bu dünyanın varlık tanımlamasına göre kurmakla yükümlüdür. Bu yüzden Lacancı Psikanalizmde <strong>“Ben”</strong> bir merkez değil, yapıların bir işlevi, merkezden yoksun bir varlıktır. Hepimiz bu dev simgesel ağ içerisinde bir yer tutuyoruz ve bu ağ içerisindeki en büyük arzumuz kabullenilme/onaylanma arzusudur. Bu, ilkel benliğin geçici ve yüzeysel tatmininden çok daha derin ve sürekli bir arzudur. Aslında politika da bunun için yapılır sanatta. </p>
<p>Homosapiens, bu dünya da, ölene kadar tatmin olmayacak arzularının peşinden koşmak için var. Bunu en ilkel düzeyde cinsellik ya da şiddet kullanarak gerçekleştirebilir ya da çok daha derin düzeyde sanat ya da bilimle uğraşarak yapar. Ama ne yaparsa yapsın hiçbir zaman bir <strong>“kendi”</strong> olamayacaktır çünkü aslında bir <strong>“kendi”</strong> hiçbir zaman olmamıştır! Çünkü <strong>“kendi”</strong> diye bir şey yoktur tıpkı Büyük Öteki’nin olmadığı gibi…</p>
<p>Sonuç olarak başlangıçta erkek yoktu, şimdi ise erkeğin semptomu olarak aslında kadın yok…</p>
<p><strong>Ek:</strong> Peki gerçekte Lacan bu sözüyle ne demek istemişti? Sözü Zizek’e bırakalım:</p>
<p><strong>“Varoluş, simgeselleşmeyle, simgesel düzene dahil olmakla eş anlamlıdır – ancak tam olarak simgeselleştirilmiş olan ‘vardır’. Lacan ‘Kadın yoktur’ ya da ‘Cinsel ilişki diye bir şey yoktur’ derken var olmayı bu anlamda kullanmaktadır. Ne Kadın, ne de cinsel ilişki kendilerine ait bir gösterene sahiptir, ikisi de anlamlandırıcı şebekeye dahil edilemez, simgeselleştirilmeye direnir. (…) Bu, söz konusu nesnenin simgesel evren içindeki yerini kaybettiğine işaret eder…&#8221;</strong> (sf:184)</p>
<p>(…)</p>
<p>Kadın, dış varoluş kavramına atıfla, <strong>‘var olan’</strong>ın, yani anlamın ötesindeki simgeselleştirmeye direnen bir keyif artığı olarak varlığını sürdürendir. Bu yüzden de, Lacan’ın dediği gibi, kadın <strong>‘erkeğin  sinthome’</strong>u dur.’ (…) Ancak Sinthome ne (semptom gibi) yorumlanabilen ne de (fantazi) gibi kat edilebilen psikotik bir çekirdektir – peki ne yapılır onunla? Lacan’ın cevabı sinthome’la özdeşleşmektir. (sf:184 -185) Yamuk Bakmak</p>
<p>Peki sinthome’la özdeşleşmek ne demektir: Zizek bunu Ruth Rendell’ın bir kısa öyküsü <strong>“Çiçek Açmış Saat”</strong>le anlatır:</p>
<p><strong>“ Yaşlı bir kız kurusu olan Trixie küçük bir kasabada bir arkadaşını ziyaret ederken, yörenin antikacı dükkanından güzel bir eski saat çalar. Ama çaldığı saat onda sürekli tedirginlik ve suçluluk hisleri uyandırır. Trixie öylesine söylenen her lafta kendi küçük cürümüne anıştırma yapıldığını düşünmeye başlar. Bir arkadaşı antikacı dükkanından benzer bir saatin çalınmış olduğunu söylediği zaman paniğe kapılan Trixie, yaklaşmakta olan metro treninin önüne iter kadını. Saatin tik takları onda bir takıntı haline gelir. Daha fazla dayanamayacak hale gelince kırlık bir yere gider ve saati köprüden bir dereye fırlatır. Ama dere sığdır, Trixie’ye köprüden bakan herkes saati açıkça görebilecekmiş gibi gelir; o yüzden suya girer, saati eline alıp taşla parçalar ve kırık parçaları dört bir yana fırlatır. Ama parçaları etrafa dağıttıkça, ona bütün dere saatlerle dolup taşıyormuş gibi gelir. Bir süre sonra civardan bir çiftçi onu sırılsıklam, tir tir titrer bir vaziyette ve her yanı yara bere içinde sudan çıkarınca, Trixie kollarını saatin yelkovanı gibi çevirip sürekli &#8216;Tik tak. Tik tak. Çiçek açmış saat&#8217; demeye başlar.&#8221;</strong> Sf:186-187</p>
<p>(…)</p>
<p><strong>“Le Sinthome, semptom değildir, yani şifresi yorum tarafından çözülecek şifreli mesaj değildir, dolaysız olarak jouis-sense, yani “anlamlı-keyif”</strong> yaratan anlamsız harftir. İdeolojik yapının inşasında sinthome’un oynadığı rolü ele aldığımızda, <strong>“ideoloji eleştirisi”</strong>ni yeniden düşünmek zorunda kalırız. (…) Mesela <strong>“komünizm”</strong> diğer bütün ideolojik unsurların anlamını özgülleştiren bir <strong>“düğüm noktası”</strong> işlevini görür: <strong>“Özgürlük”,</strong> <strong>“biçimsel burjuva özgürlüğüne”</strong> karşı <strong>“fiili özgürlük”</strong> haline, <strong>“devlet”,</strong> <strong>“sınıf baskısının aracı”</strong> haline gelir vb. Ama sinthome boyutunu hesaba kattığımızda, ideolojik deneyimin <strong>“yapay”</strong> karakterini suçlamak ideoloji tarafından <strong>“doğal”</strong> ve <strong>“verili”</strong> bir şeymiş gibi yaşanan nesnenin aslında söylemsel bir inşa olduğunu göstermek yetmeyecektir artık; ideolojik metni bağlamı içine yerleştirmek, zorunlu olarak ihmal edilen sınırlarını görünür kılmak artık yeterli değildir. Tam tersine yapmamız gereken şey, sinthome’un nihai budalalığını teşhir etmek amacıyla, onu, bir büyüleme gücüne sahip olmasını sağlayan bağlamdan tecrit etmektir. sf: 174-175</p>
<p> Evrim Yazıları: 7 </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=597">David Lynch Sineması</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=611">Başlangıçta Hidrojen Vardı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=653">Modernizme Direniş: Recep İvedik</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=737">Bireyciliğin Zaferi: İlk Kan/Rambo</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1262">Ve Tanrı Kadını Yarattı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1326">Evrimin Yeni Stratejisi</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1470">Evrimin “Döv” Emri</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1575">Blow Up: Hakikatin İnfilakı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1655">Hakikati Aramaktan Vazgeçin (I)</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1673">Hakikati Aramaktan Vazgeçin (II)</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kadinyok.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kadinyok.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kadinyok.jpg" alt="kadinyok.jpg" /></a>   Başlangıçta erkek yoktu, sonra erkeğin semptomu olarak  kadın yoktu. Erkekler “cinsel haz” peşinde koşmak üzere programlanmışken, kadınların asıl görevi; çocuk doğurmak ve büyütmekti. Ne var ki modern çağ tüm bu gerçekleri ters yüz etmiştir. Artık kadınlar  çocuk doğurmak istememekte, tıpkı erkekler gibi hovardalığa çıkmakta, kocalarını aldatmakta&#8230;<span id="more-2914"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/ahmetacan41.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2173" title="ahmetacan41" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/ahmetacan41.jpg" alt="ahmetacan41" width="189" height="236" /></a> Ahmet Açan </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p><strong>“Kadın Yoktur. Kadın erkeğin bir semptomudur.”</strong> J. Lacan</p>
<p>Erkek bilinçdışının –haz ilkesinin- kendini en ele verdiği yerlerden biri fantezi tecavüz öyküleridir. Anlatan ismini de vermediği –yani simgesel düzende var olmadan dile gelebildiği için gerçeklik ilkesi –üst/toplumsal benlik- tamamen devre dışı kalır ve bilinçdışı en saf haliyle sözcüklere bürünür. Burada dikkatimizi çeken en önemli olgu, tecavüz edilen kadın bir bakire dahi olsa, o güne kadar erkeklerle hiç ilgilenmemiş hatta açıkça frijit ya da lezbiyen dahi olsa ona yakıştırılan sıfat hep aynıdır: OROSPU!</p>
<p>Burada artık kelime sözcük anlamını çoktan aşmıştır. <strong>“Orospu”</strong> en dar anlamıyla erkeklerle para için beraber olan ya da en geniş anlamıyla bir kadının yalnızca zevk için istediği erkeklerle beraber olması demek değildir. Erkeğin bilinçdışı kadını –Heidegger terminolojisiyle ifade edersek bir Dasein olarak- yani bir var olan olarak herhangi bir eyleme ya da iradeye bağlı kalmaksızın <strong>“orospu”</strong> olarak görmektedir. Gerçekte tüm kadınlar<strong> “orospu”</strong> olarak, yani yalnızca sex yapmak için, tasarlanmıştır, ancak bunların büyük bir kısmı kendilerinin<strong> “sosyal”</strong> bir varlık olduğunu zannetmektedir! (Genel anlamda bir tür olarak homosapiens’in sosyal bir varlık olup olmadığı sorununu sonraki yazımızda ele alacağız) Böylece tecavüzcü, arkasına aldığı haz duygusuyla kadına “ne olduğunu”, kendiliğindenliğini ya da özünü hatırlatır ve direnmemesini söyler. Ve burada ilginç olan kadın başlangıçta ne kadar direnirse dirensin bir süre sonra –bu öykülere göre- haz duymaya başlayacaktır. Tecavüzcü –aslında eyleminden dolayı böyle bir derdi olmamasına rağmen- kendini böylece haklılaştırır. Kadının bu dünya da tek bir varoluş amacı vardır, o da erkeklerle sex yapmaktır. Bu durumda Lacan’ın dediği gibi kadın yoktur, kadın erkeğin semptomudur. Yani diyalektik olarak erkeği ortadan kaldırdığımızda kadın da ortadan yok olacaktır…</p>
<p><strong>Peki işin aslı nedir?</strong></p>
<p>Filogenetik/soyoluşcu açıdan baktığımızda tüm canlılar da olduğu gibi kadın da bir<strong> “üreme/kopyalama makinesi”</strong> olarak tasarlanmıştır.</p>
<p><strong>“Bizler yaşamkalım makineleriyiz, genler adıyla bilinen bencil molekülleri körü körüne korumak için programlanmış robot araçlarız”</strong></p>
<p>Gen Bencildir (Richard Dawkins)</p>
<p>Aslında evrimsel açıdan dişinin tek görevi sahip olduğu DNA’ları korumak ve onları bir sonraki türe aktarmaktır. Aktardıktan sonra da aktardığı türü koruyup onun da kendi genlerini aktarabilme olgunluğuna erişmesine –canlılar arasında en uzun çocukluk dönemini homo sapiens yavrusuna aittir- yardım eder. Tüm ömrünün amacı budur.</p>
<p><strong>“DNA canlılar yararlansın diye var değil, DNA yararlansın diye canlı organizmalar var. (…) Her organizma, DNA iletilerinin jeolojik ömürlerinin ufacık bir kısmını geçirdiği bir araç olarak görülmelidir.”</strong> Sf: 161-162, Kör Saatçi (Richard Dawkins)</p>
<p>Yani cinsellik de yaşanan <strong>“haz”</strong> bu işten keyif alınsın diye değil, türün devamını sağlamada bir motivasyon görevini görmektedir. Ancak dişi ve erkeğin soy oluş süreçleri son derece farklıdır. Önceki evrim yazılarımızdan hatırlayalım:</p>
<p>Dünyanın ilk koşullarında henüz bir açlık krizi ve buna bağlı bir seçilim baskısı yokken, canlılar kendi kendilerine bölünerek (eşeysiz) çoğalıyordu ve bu bir sorun yaratmıyordu. Ancak çevre koşullarının değişmesi, canlılığın devamı ve çevreye uyum için daha karmaşık türlerin gerekliliği ilk eşeyli hücreleri ortaya çıkardı. Başlangıçta tüm eşey hücrelerinin kabaca aynı büyüklükte ve karşılıklı değişebilir olduğu tahmin ediliyor. Yani herkes herkesle hücrelerini değiş tokuş ederek üreyebiliyordu. Öte yandan mutlaka bunlardan bir kısmı diğerlerine göre birazcık daha büyük olmalıydı. Büyük olanların diğerlerine göre bir avantajı olacaktı çünkü dölütüne daha büyük miktarda yiyecek verecekti. Canlılarda hem başlangıçta hem de halen pek çok yerde “dişi yatırımı” daha verimli sonuçlar doğurduğundan, sadece dişilik ile bile hayat devam edebilir ve etmektedir de. Böylelikle doğal seçilim büyük gametler (yani dişiler) lehine gelişti, onlar çoğaldı. Ancak bir bit yeniği ortaya çıktı. Ortalamadan daha küçük gamet üreten bireyler (erkekler) küçük ve hızlı hareket edebildikleri için kolayca büyük gametlerle (dişilerle) birleşebildiler ve doğal seçilim aynı zamanda küçük olan ve birleşmek için etkin bir biçimde büyük hücreleri arayan eşey hücreleri lehine de gelişmiş oldu. (Bkz. Kadınlar Neden Süslenir ) Ancak buradaki asıl püf noktası erkeğin üreyebilmek için mutlaka bir dişiye ihtiyacı varken, dişinin buna ihtiyacı olmamasıdır.</p>
<p>Yani başlangıçta dişi vardı ve dişinin de erkeğe ihtiyacı yoktu. Çünkü yalnızca dişilikle bile hayat devam edebilmektedir. Örneğin bugün hala sülüksü rotatorlar 360’a varan türüyle her biri yalıtık bir dişidir ve birbirleriyle çiftleşmektedir. Sülüksü rotatorların özelliği, doğada böyle yaşayan pek çok tür olduğu halde hiçbiri bu kadar zengin bir tür yaratmamıştır. Çünkü aslında türlerin zenginliğini yaratan ve gen havuzları oluşturan eşeyli üremedir. (Ataların Hikayesi, R. Dawkins sf: 428-437) Burada bu tarz bir üremenin mi yoksa eşeyli üremenin mi evrimsel açıdan daha <strong>“karlı”</strong> olduğu sorununu tartışma dışı bırakıyoruz.</p>
<p>Bu bilgiler ışığında yeniden konumuza döndüğümüzde sosyolojinin nasıl da bizi yanlış yönlendirdiğini görmekteyiz. Örneğin <strong>“Patasana”</strong> isimli romanında Ahmet Ümit şöyle yazar: <strong>“(…) Ama kadınlar için durum daha vahimdir. Çünkü anaerkil dönemde pek çok sevgilisi olan kadın, ataerkil dönemde bir erkeğin malı olarak evine hapsedilmiştir. Onun gözünün de komşunun kocasında, oğlunda kalmasından daha doğal ne olabilir?”</strong> (sf:301)  Yani Ahmet Ümit’de, aslında kadın özünde <strong>“orospudur”</strong> ama erkek egemen toplumun baskısı yüzünden bunu içine bastırır ama gözü “doğal olarak!” dışarıdadır demektedir. </p>
<p><strong>Peki ya erkekler kimdir?</strong></p>
<p>Düşünceyi şu şekilde ilerletelim: Eğer tüm kadınlar <strong>“orospuysa”</strong> o zaman erkekler nedir? Sorunun yanıtı aslında çok açıktır: Bu durumda tüm erkekler de <strong>“sapık”</strong>tır! Aslında homo sapiens erkeklerinin <strong>“sapık”</strong> olmasıyla ilgili evrimsel biyolojinin elinde epey bir veri var. Örneğin tüm canlılar yılın belli bir dönemi çiftleşirken homo sapiens erkeği yılın herhangi bir günü çiftleşebilmektedir. Dahası Terry Eagleton’un Freud yorumu da bunu desteklemektedir:</p>
<p>“Cinsellik başta biyolojik içgüdüden ayrılamayan ama artık kendini bu içgüdüden farklılaştırarak belli bir özerklik elde eden bir dürtü olarak doğmuştur. Freud’a göre cinselliğin kendisi bir <strong>“sapıklık”</strong>tır – kendini korumaya yönelik doğal bir içgüdüden <strong>“uzaklaşarak” başka bir amaca yönelmektir.”</strong> Terry Eagleton (Edebiyat Kuramı, sf:191)</p>
<p>Burada <strong>“sapık”</strong> sözcüğünü klinik anlamda yani –Psikanalizin tanımıyla- imkansız olan Büyük Öteki’nin hazzına ulaşmak isteyen kişi şeklinde tanımlamıyoruz. Sapıklık aslında bir sapmadır. Örneğin kişi aşık olduğu kişi için kendi hayatını çekinmeden verebilir. Freud’a göre cinselliğin bizzat kendisi <strong>“sapıklık”</strong>sa o zaman da cinsel ilişki isteyen, talep eden hayal eden, yapan vb. tüm erkekler <strong>“sapık”,</strong> bunu isteyen tüm kadınlarsa <strong>“orospu”</strong> olmalıdır. Fakat evrimsel biyoloji kadın için geçerli olan şeyin erkek içinde geçerli olmadığını göstermektedir.</p>
<p><strong>Erkeğin nasıl oluştuğunu yeniden hatırlayalım:</strong></p>
<p><strong>“İki izogamet birleştiğinde, yeni bireye her ikisi de eşit sayıda gen ve eşit miktarda yedek besin verir. Sperm ve yumurta da eşit sayıda genle katkıda bulunur, ancak yedek besin sağlama açısından yumurtanın katkısı daha fazladır. Aslında bu açıdan spermlerin hemen hemen hiç katkısı yoktur ve yalnızca genlerini mümkün olduğunca uzağa götürebilmeyi düşünürler. Bu yüzden de, cinsel birleşme sırasında baba payına düşenden (yani yüzde 50) daha az kaynak yatırımı yapar. Her sperm çok küçük olduğundan, bir erkek her gün bunlardan milyonlarcasını üretebilir. Bu, değişik dişiler kullanarak, kısa bir zamanda oldukça fazla sayıda çocuk sahibi olma potansiyeli taşıdığı anlamına gelir. (…) Böylelikle, bir dişinin sahip olabileceği çocuk sayısı kısıtlı, ancak bir erkeğin sahip olabileceği çocuk sayısı sınırsız olur. Dişinin kullanılması burada başlıyor.”</strong> Gen Bencildir, sf: 235-236</p>
<p>Yani erkekler daha en başından itibaren tamamen genlerini mümkün olduğunca fazla sayıda dişiye aktarma üzerine programlanmışken kadınların görevi ise bir ya da birkaç kez döllendikten sonra çocuğunu yetiştirmektir. Yani evrimsel biyoloji açısından kadının tıpkı erkekler gibi <strong>“haz”</strong> peşinde koşması mümkün değilken erkek ise dünya da var olma amacı kadın peşinde koşmaktır. Bu durumda bir kadının bir erkeğe <strong>“senin gerçek yüzünü gördüm”</strong> şeklinde ki ifadesi aslında şu şekilde anlaşılmalıdır: Tüm erkeklerin gerçek yüzü aslında o kadının gördüğü yüzdür ama Freud’un gerçeklik ilkesi dediği şey, yani kültür, ya da uygarlık projemiz, bir arada yaşama vb bu gerçek benliği maskeler! Bu, çocukluktan itibaren çok sağlam bir şekilde inşa edilmişse erkek bile kendi gerçek varlığının bilincine varamayabilir ve kendini kültürel bir varlıkmış gibi görür. Bundan çok büyük utanç duyar. Kadınların durumu ise çok farklıdır ve anaerkil dönem konusunda Ahmet Ümit yanılmaktaydı. Örneğin Amazonlar yalnızca yılda bir kez Kibele şenliklerinde – Mart ayının son haftası- komşu köyün erkekleriyle kız çocuk doğurma amacıyla cinsel ilişkiye giriyorlardı. Erkek olursa çocuk babalarına bırakılır, kız olursa yetiştirilirdi. (Bkz. Halikarnas Balıkçısı Anadolu Efsaneleri) Anaerkil dönemde yazı da olmadığı için kadınların birden fazla sevgiliyle bir hayat yaşadığına dair bilgiye –bildiğim kadarıyla- sahip değiliz.</p>
<p>Öte yandan en kaba tabirle evet öz itibariyle tüm erkekler kadın peşinde koşma ve onları dölleme üzerine programlandıkları için <strong>“sapıktır” ama</strong> üst benlik, ahlak sistemleri ve dinler bununla mücadele eder. Bu mücadeleye kadınlar da dahil edilir. Bilinçdışında erkeğin <strong>“sapık”</strong> olduğunu bilen bir koca ya da ağabey karısını, kızını ve ablasını kapanmaya –yani erkeği tahrik etmemeye- zorlayacaktır. Aslında bu kendi iyiliği içindir. Bu biraz J. London romanlarındaki kurt/köpek öykülerine benzer. Eğer büyük bir açlık yaşanıyorsa anne köpek/kurt babanın yavrularına yaklaşmasına izin vermez. Çünkü baba onları yiyebilir! Ya da La Rochefoucauld&#8217;ya göre bir kötülüğüne rastladığımızda şaşmamız gereken tek insan yoktur. Çünkü dürüst insanlar, kötülüklerini hem başkalarından hem kendilerinden gizleyebilenlerdir. Yıllar sonra evrimsel biyolog Richard Dawkins <strong>“Gen Bencildir”</strong> kitabıyla bunu doğrulayacaktır.</p>
<p>Kısaca erkekler<strong> “cinsel haz”</strong> peşinde koşmak üzere programlanmışken kadınların asıl görevi –evrimsel açıdan- çocuk doğurmak ve büyütmektir. Ne var ki modern çağ tüm bu gerçekleri ters yüz etmiştir. Artık kadınlar –daha çok hali, vakti yerinde zengin kadınlar- çocuk doğurmak istememekte, tıpkı erkekler gibi hovardalığa çıkmakta, kocalarını aldatmakta hatta beraber olmak için parayla erkek tutmaktadır. Kadınlar da artık tıpkı erkekler gibi haz peşindedir. Bu noktada tüm din ve ahlak sistemleri çökmüştür. Bunun en önemli nedenini –evrim makalelerimde, Evrimin Döv Emri ve Cesur Yeni Dünya’ya Cesurca Bir Bakış yazılarımda işlemiştim- kadının artık doğurganlığını kendi eline alması, kontrol edebilmesidir. Çünkü eğer ki ortada bir çocuk doğurma riski yoksa yasağın ana nedeni de ortadan kalkmaktadır. Bu sorun halledildikten sonra da kadın, erkek egemen simgesel düzenin içinde öz kimliğini tamamen kaybetmiş –belki de hiç oluşturamadığı için- egemen olanı -yani erkeği- taklit etmektedir. Tıpkı onun gibi davranarak özgür olduğunu düşünmektedir. Özünde <strong>“sapık”</strong> olan bir erkek cinsinin karşısında gönüllü –cinselliğini özgürce yaşayan anlamında- <strong>“orospu” </strong>olarak çıkmaktadır. O da tıpkı erkeği taklit ederek hazzın peşindedir:</p>
<p><strong>“Bundan böyle artık: ‘Sahip olduğun ruhu kurtarmaya bak’ değil, ‘Cinsel bir organa sahip olduğuna göre bundan iyi yararlanmaya bak; bir vücuda sahipsin, onu zevk alma amacıyla kullanmayı öğren; bir libidon olduğuna göre, bu enerjiyi nasıl harcayacağını öğrenmen gerekiyor’ vs. vs. diyeceğiz.”</strong> Jean Baudrillard, Foucault’yu Unutmak, sf: 35</p>
<p><strong>O zaman neden varız?</strong></p>
<p>Doğa/evrim açısından tıpkı tüm canlılar gibi insanların da DNA’nın yaşam-kalım makineleri olduğunu artık biliyoruz. Peki kendimiz açısından bu dünya da neden varız? Bu soru ne ölçüde<strong> “kendimiz”</strong> olabildiğimizle ilgili bir soru. İnsan her ne kadar bencil yaratıkların en zekisi olsa da hala içgüdüleriyle yönetilen akıl yönü zayıf bir yaratıktır. Gerçeklik ilkesi uygarlık adına, bir arada yaşayabilme adına haz ilkesini bastırırken üst benlik farklı yollarla bunu telafiye çalışıyordu. Bu telafilerden birini bu dünyada neyi yasaklamışsa öte dünyada serbest olduğu iddiasıyla din sağlar. Ancak artık modern insana <strong>“masallar” </strong>yetmemektedir.</p>
<p><strong>“Tayin edici soru, insana zorla kabul ettirilen içgüdüsel özverilerin yükünün azaltılmasının, mutlaka kalması gereken özverilere insanın katlanmasının ve bunun karşılığında bir telafi sağlanmasının mümkün olup olmadığı ve bunun olasılık derecesidir.”</strong> S. Freud (Bir Yanılsamanın Geleceği, sf:11)</p>
<p>Bu telafi sağlanamadığında da Haz İlkesi, Gerçeklik İlkesi üzerinde üstünlük kurar ve bunun en kısa, en yüzeysel tatmin yolu cinsellik olur. Ve fakat bu açıkça ilkel doğaya geri dönüştür. Üstelik<strong> “arzu”</strong> hiçbir zaman tatmin edilemez:</p>
<p><strong>“Arzunun gerçekleştirilmesi, tamamen tatmin edilmesi değildir, daha çok arzunun kendisinin yeniden üretilmesiyle, arzunun dairesel hareketiyle örtüşür.”</strong> Zizek, Yamuk Bakmak, sf:21</p>
<p>Peki insan ne ister sorusuna Lacan’ın verdiği yanıt şudur: İnsan dünyasını nesneler ile kuşanmış kılan, insani ilginin nesnesi olduğu gerçeğidir. Özneyi diğer canlılardan ayıran şey sadece kendini <strong>“tanıma”</strong>sı değil, <strong>“tanınma arzusu”</strong> yani arzudur. Özne <strong>“içine atıldığı”</strong> dünyanın anlamına mahkumdur ve kendi anlamını bu dünyanın varlık tanımlamasına göre kurmakla yükümlüdür. Bu yüzden Lacancı Psikanalizmde <strong>“Ben”</strong> bir merkez değil, yapıların bir işlevi, merkezden yoksun bir varlıktır. Hepimiz bu dev simgesel ağ içerisinde bir yer tutuyoruz ve bu ağ içerisindeki en büyük arzumuz kabullenilme/onaylanma arzusudur. Bu, ilkel benliğin geçici ve yüzeysel tatmininden çok daha derin ve sürekli bir arzudur. Aslında politika da bunun için yapılır sanatta. </p>
<p>Homosapiens, bu dünya da, ölene kadar tatmin olmayacak arzularının peşinden koşmak için var. Bunu en ilkel düzeyde cinsellik ya da şiddet kullanarak gerçekleştirebilir ya da çok daha derin düzeyde sanat ya da bilimle uğraşarak yapar. Ama ne yaparsa yapsın hiçbir zaman bir <strong>“kendi”</strong> olamayacaktır çünkü aslında bir <strong>“kendi”</strong> hiçbir zaman olmamıştır! Çünkü <strong>“kendi”</strong> diye bir şey yoktur tıpkı Büyük Öteki’nin olmadığı gibi…</p>
<p>Sonuç olarak başlangıçta erkek yoktu, şimdi ise erkeğin semptomu olarak aslında kadın yok…</p>
<p><strong>Ek:</strong> Peki gerçekte Lacan bu sözüyle ne demek istemişti? Sözü Zizek’e bırakalım:</p>
<p><strong>“Varoluş, simgeselleşmeyle, simgesel düzene dahil olmakla eş anlamlıdır – ancak tam olarak simgeselleştirilmiş olan ‘vardır’. Lacan ‘Kadın yoktur’ ya da ‘Cinsel ilişki diye bir şey yoktur’ derken var olmayı bu anlamda kullanmaktadır. Ne Kadın, ne de cinsel ilişki kendilerine ait bir gösterene sahiptir, ikisi de anlamlandırıcı şebekeye dahil edilemez, simgeselleştirilmeye direnir. (…) Bu, söz konusu nesnenin simgesel evren içindeki yerini kaybettiğine işaret eder…&#8221;</strong> (sf:184)</p>
<p>(…)</p>
<p>Kadın, dış varoluş kavramına atıfla, <strong>‘var olan’</strong>ın, yani anlamın ötesindeki simgeselleştirmeye direnen bir keyif artığı olarak varlığını sürdürendir. Bu yüzden de, Lacan’ın dediği gibi, kadın <strong>‘erkeğin  sinthome’</strong>u dur.’ (…) Ancak Sinthome ne (semptom gibi) yorumlanabilen ne de (fantazi) gibi kat edilebilen psikotik bir çekirdektir – peki ne yapılır onunla? Lacan’ın cevabı sinthome’la özdeşleşmektir. (sf:184 -185) Yamuk Bakmak</p>
<p>Peki sinthome’la özdeşleşmek ne demektir: Zizek bunu Ruth Rendell’ın bir kısa öyküsü <strong>“Çiçek Açmış Saat”</strong>le anlatır:</p>
<p><strong>“ Yaşlı bir kız kurusu olan Trixie küçük bir kasabada bir arkadaşını ziyaret ederken, yörenin antikacı dükkanından güzel bir eski saat çalar. Ama çaldığı saat onda sürekli tedirginlik ve suçluluk hisleri uyandırır. Trixie öylesine söylenen her lafta kendi küçük cürümüne anıştırma yapıldığını düşünmeye başlar. Bir arkadaşı antikacı dükkanından benzer bir saatin çalınmış olduğunu söylediği zaman paniğe kapılan Trixie, yaklaşmakta olan metro treninin önüne iter kadını. Saatin tik takları onda bir takıntı haline gelir. Daha fazla dayanamayacak hale gelince kırlık bir yere gider ve saati köprüden bir dereye fırlatır. Ama dere sığdır, Trixie’ye köprüden bakan herkes saati açıkça görebilecekmiş gibi gelir; o yüzden suya girer, saati eline alıp taşla parçalar ve kırık parçaları dört bir yana fırlatır. Ama parçaları etrafa dağıttıkça, ona bütün dere saatlerle dolup taşıyormuş gibi gelir. Bir süre sonra civardan bir çiftçi onu sırılsıklam, tir tir titrer bir vaziyette ve her yanı yara bere içinde sudan çıkarınca, Trixie kollarını saatin yelkovanı gibi çevirip sürekli &#8216;Tik tak. Tik tak. Çiçek açmış saat&#8217; demeye başlar.&#8221;</strong> Sf:186-187</p>
<p>(…)</p>
<p><strong>“Le Sinthome, semptom değildir, yani şifresi yorum tarafından çözülecek şifreli mesaj değildir, dolaysız olarak jouis-sense, yani “anlamlı-keyif”</strong> yaratan anlamsız harftir. İdeolojik yapının inşasında sinthome’un oynadığı rolü ele aldığımızda, <strong>“ideoloji eleştirisi”</strong>ni yeniden düşünmek zorunda kalırız. (…) Mesela <strong>“komünizm”</strong> diğer bütün ideolojik unsurların anlamını özgülleştiren bir <strong>“düğüm noktası”</strong> işlevini görür: <strong>“Özgürlük”,</strong> <strong>“biçimsel burjuva özgürlüğüne”</strong> karşı <strong>“fiili özgürlük”</strong> haline, <strong>“devlet”,</strong> <strong>“sınıf baskısının aracı”</strong> haline gelir vb. Ama sinthome boyutunu hesaba kattığımızda, ideolojik deneyimin <strong>“yapay”</strong> karakterini suçlamak ideoloji tarafından <strong>“doğal”</strong> ve <strong>“verili”</strong> bir şeymiş gibi yaşanan nesnenin aslında söylemsel bir inşa olduğunu göstermek yetmeyecektir artık; ideolojik metni bağlamı içine yerleştirmek, zorunlu olarak ihmal edilen sınırlarını görünür kılmak artık yeterli değildir. Tam tersine yapmamız gereken şey, sinthome’un nihai budalalığını teşhir etmek amacıyla, onu, bir büyüleme gücüne sahip olmasını sağlayan bağlamdan tecrit etmektir. sf: 174-175</p>
<p> Evrim Yazıları: 7 </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=597">David Lynch Sineması</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=611">Başlangıçta Hidrojen Vardı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=653">Modernizme Direniş: Recep İvedik</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=737">Bireyciliğin Zaferi: İlk Kan/Rambo</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1262">Ve Tanrı Kadını Yarattı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1326">Evrimin Yeni Stratejisi</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1470">Evrimin “Döv” Emri</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1575">Blow Up: Hakikatin İnfilakı</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1655">Hakikati Aramaktan Vazgeçin (I)</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1673">Hakikati Aramaktan Vazgeçin (II)</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2914</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Solundan Faşist, Kemalist İttifaka Yeşil Işık</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2901</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2901#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Aug 2010 20:05:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zate Zatturi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar4]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2901</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="solreferandum1.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/solreferandum1.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/solreferandum1.jpg" alt="solreferandum1.jpg" /></a>    Bu saatten sonra bazı anarşistlerin veya kendini bilmez solcular referanduma karşı çıkmasının da bir anlamı yoktur. Referanduma hayır veya Fırat’ın batısında boykot demek darbeci, faşist cephenin pislik kokan iktidar hesabına ortak olmak anlamını taşır. Bu soykırımcıların iktidarına yeşil ışık yakmaktır. Bu tutumları alan sol boykotçudur, hayırcıdır ama ne sol sapma ne’de sağ sapma içindelerdir yalnızca faşist tezgâhın tam ortasındadır. Bu sol geleceğin solu olamaz. Darbeye çekimser kalan, demokratikleşmeyi yeterli bulmayıp elinin tersi ile ret eden sol gelecekte hiçbir işçi ve emekçiye solcu olduğunu anlatamaz.<span id="more-2901"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2211" title="zaturi1" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg" alt="zaturi1" width="189" height="236" /></a> Zate Zatturi</div> </h3>
<p> <div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Referanduma bir ay kaldı ve herkes kılıcını kınından çekti. Türk solundan Kürt siyasalına, sağcısından faşistine, Kemalisttinden Ergenekoncu ve darbecisine kadar herkes kendi çapında referandum kampanyasını yürütüyor.</p>
<p>Birileri demokratik nitelikte kampanyasını yürütürken birileri de derin devletin Ergenekoncu kadrolarıyla kol kola girerek referandum sürecini sabote etmeye çalışıyor. Katıksız Kemalist askeri bürokrasi de üst kadro atamalarında takındığı tutumla referandum sürecinde kriz çıkarma uğraşısında. Sivil iktidara tabi olmamak için elinden geleni yapmaktadır. YAŞ (Yüksek Askeri şura) kararlarındaki askerin tutumu bunun göstergesidir.</p>
<p>Böyle bir ortamda sol askerlerin sivil siyasete tabi olmasını, kışkırtıcılık yapan Ergenekoncu ve faşist kadroların teşhirini referandum kampanyasını güçlendirmek için kullanmasını bekleriz.</p>
<p><strong>Oysa Türk solu ne yapmaktadır?</strong></p>
<p>Fırat’ın doğusuyla batısını birleştirmeye çalışır. Bizim nadide Türk solu memleket sevdalısı olduğunu her zaman kanıtlar. Hiç geç kalmaz. Referandumda aldığı tutumla bunu bir kez daha kanıtlamıştır. Sol misak-ı millicidir. Kürt halkının iradesine istediğinde saygı gösterir istediğinde eleştirir, aşağılar. 30 milyon Kürt’ün temsilcisi Öcalan tutsak düştüğünde <strong>‘ihanetçi’</strong>, <strong>‘teslimiyetçi’ </strong>diye nitelemekten çekinmez. Savaş kızıştığında hiç vakit kaybetmez devlete seslenmesi gerekirken PKK’ye silah bırak çağrısında bulunur.</p>
<p>Türk solu bu kadar eleştirdiği, yerden yere vurduğu, aşağıladığı, akıl hocalığı yaptığı Kürtler’in boykot tutumunu nasıl oldu da eleştiremedi, insanın şaşırası geliyor.</p>
<p><strong>Kürtler mi yanlış tutum aldı yoksa Türk solunun mu tutumu yanlış?</strong></p>
<p>Yaklaşık 30 yıldır süren savaşta Kürtler’in yanlış bir tutumu olmadı. Hatta 12 Eylül askeri cuntasından beri verdikleri sıcak mücadele deneyimleriyle her geçen gün daha da deneyim kazandılar. Her alanda deneyim kazandılar. Bu karşılık Türk solu her geçen gün eridi, onlar büyüdü. Eğer yanlış siyasal tutum alsalardı bugün Kürtler de Türk solundan fakı kalmazdı.</p>
<p>Fırat’ın doğusunda boykot tutumundan başka bir seçenek yoktur.</p>
<p>Savaşın bu kadar yoğunluk kazandığı topraklarda bırakın referandumu seçim bile anlamını yitirir. Sandığın bir anlamı kalmaz.</p>
<p>Savaşan taraftarlara baktığımızda bir tarafta NATO’nun en güçlü ordusu diğer tarafta bu orduyu neredeyse dize getirecek bir halkın desteğini kazanmış bir isyan hareketi var ve savaş alabildiğine şiddetleniyor.</p>
<p><strong>Herkes Kürtler’in referandumda aldığı boykot tutumunda hem fikirler.</strong></p>
<p>Fırat’ın doğusunda iki güç var bir tarafta devlet ve geleneksel siyaseti var diğer tarafta Kürt hareketinin isyan hareketi var. Başka da bir siyasal denge yok. Faşizm de gelse Kürtler savaşacak, darbe de olsa Kürtler savaşacak. Buna da güçleri var. Örgütlenmişler, nerdeyse bir ordu haline gelmiş silahlı güçleri var. Bu savaşı durduracak olan referandumun kendisi değildir. Kürt halkının siyasal haklarının tanınmasıdır. Kürt halkı özgürlük istiyor, kendi kimliğinin tanınmasını istiyor. Kürt halkının boykot tutumundan başka bir seçeneği yoktur.</p>
<p>Kürt halkının mücadelesini haklı buluyorsak onları koşulsuz desteklemeliyiz. Bu destek Kürt halkının siyasal tutumlarını birebir alıp uygulamak değildir. Kürt hareketi ulusal bir mücadele veriyor. Bağımsızlık veya birlikte yaşama talepleri yalnızca desteklenir. Bu destek Kürtler’in karşısında konumlanan Türk devletinin Kürt halkının talebine olumlu yanıt vermesini sağlamaktır.</p>
<p>Kürt hareketinin karşısında Ergenekoncu, Kemalist veya faşist bir Türk devleti olursa savaşın sonsuza dek süreceğinden kimse şüphe duymasın. Eğer faşist bir hükümet işbaşına gelirse ki referandumda hayır çıkması durumunda erken seçim ve ardında faşist bir iktidarın işbaşına gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Süreci bu olumsuzlukla yaşarsak işçi sınıfı, sol ve sosyalist hareket faşizme direnemez. Direnecek örgütlü gücü yoktur. Müslüman hareket örgütlüdür ama deneyimsizdir. Müslüman hareket direnir ama sonunda yenilir. Çok kan dökülür. Bunu darbeciler gördüğünden dolayı darbe yapamıyorlar. Faşist MHP, darbeci ve Kemalist CHP bundan destekleniyor.</p>
<p>Böylesi zor koşulda referandum süreci yaşıyoruz. Her an delinin biri çıkıp bütün her şeyi de altüst edebilir. Bu referandum bu çılgın, tarih karşında sorumluluk taşımayan Kemalist beyaz Türk’ü hizaya sokacaktır. Bu referandumun yönteminin aslına bakılırsa demokratik olmadığı söylenebilinir ama anayasa değişikliğinin parlamentoda gerçekleşmesinin önünü darbeci, faşist güçler tarafından engellendiği için referandum sürecini yaşıyoruz. Parlamentoda zaten yeterince demokratik ihtiyaca yanıt vermediğini belirttiğimiz ama küçük kazanımları elde edeceğimiz bu değişiklikler ilerde büyük demokratik dönüşümleri önüne katacağını düşünerek parlamentodan geçmesini istiyoruz.</p>
<p>Faşist direnişe Kemalist devlet partisi CHP destek verdiğinden bu lanet olası referandumu yaşıyoruz. Türk halkı vesayetçi anayasayla yönetilmek istemiyor. Daha çok demokrasi istiyor. Ancak bir ahtapot misali her taraf vesayetçi rejimin cıvatalarıyla sıkı sıkıya sıkılmış. Sıkı bir vidayı gevşetmek için ilk hamle insanı zorlar bundan dolayı uygun bir anahtara ihtiyaç duyarız. Vida bir kere dişlisinden sıyrıldı mı gerisini elle bile çevirirsiniz. Referandum vesayetçi anayasayı tümden demokratikleştirmiyor ama demokratikleşmesi için ilk adımı atmamızı sağlıyor. Gerisi mi sola bağlı.</p>
<p>Artık önümüzde referandum var. Birde Kürtler’e karşı tarihin en büyük savaşını açmaya hazırlanan Kemalist ve faşistler var. Savaşmak için güçlü, muhalefetsiz bir devlet istiyorlar. Müslüman hareketin desteğini alan hükümet Kürt sorununu savaşarak bitirmek istemiyor. Bir biçimde çözmek istiyor. Savaşarak çözmeyi denedi ve başaramadı. Bugün bunu yaşıyoruz.</p>
<p><strong>Hükümet savaşa devam ederse kendini ve yaslandığı sosyal tabanın imha olacağını gördü.</strong></p>
<p>Kemalist, faşist güçler iktidarı yalnızca Kürler’in imhası için istemiyor. Yaşanan tüm eski Osmanlı askeri bürokrasisinin geleneksel oyunları boşuna değildir. Bu militarist güçler iktidarı hem Kürtler’i hem de Müslüman ve sol muhalefeti hatta tüm çalışanların örgütlü gücünü yok etmek için istiyor.</p>
<p>İki aylık yoğunlaşmış savaş şimdiden et fiyatlarını üç, dört misline fırlattı. Batının et ihtiyacı doğunun yoksul köylüsü karşılıyordu. Kürt köylüsü köyünden, merasında kovulursa yalnızca savaş yapması istenirse etin bu kadar yükselmesi çok doğaldır. Batıda yaşayan emekçiler bu fiyatta et yiyemez. Yarın peynirini de yiyemeyecektir. Her yönüyle savaş yoğunlaştıkça savaşın ekonomik bilançosu artacaktır. Dolaysıyla iktidarı isteyen faşist ve Kemalistler bu savaşı ancak örgütsüz bir toplumla yürütebilir. Bundan dolayı referandumda hayır kampanyası için domuz inadıyla asılmaktalar.</p>
<p>Hükümet bunu her geçen gün daha iyi algılıyor ama yavaş algılıyor. Reformları Kürtler’i ve demokratik muhalefeti dışlayarak yapması yalnızca militarist, faşist güçleri güçlendirir. Hükümet, referandum sonrası barış ve eksik kalan anayasa için sıkıştırılmalıdır. Bu yeni solun görevi olmalıdır. Referandumda <strong>‘Yetmez ama evet!’</strong> diyen sol bir araya gelip bu mücadeleyle önemli bir baskı gücü oluşturabilir.</p>
<p>Bu saatten sonra bazı anarşistlerin veya kendini bilmez solcular referanduma karşı çıkmasının da bir anlamı yoktur. Referanduma hayır veya Fırat’ın batısında boykot demek darbeci, faşist cephenin pislik kokan iktidar hesabına ortak olmak anlamını taşır. Bu soykırımcıların iktidarına yeşil ışık yakmaktır. Bu tutumları alan sol boykotçudur, hayırcıdır ama ne sol sapma ne’de sağ sapma içindelerdir yalnızca faşist tezgâhın tam ortasındadır. Bu sol geleceğin solu olamaz. Darbeye çekimser kalan, demokratikleşmeyi yeterli bulmayıp elinin tersi ile ret eden sol gelecekte hiçbir işçi ve emekçiye solcu olduğunu anlatamaz.</p>
<p>Geleceğin demokratik ve özgür dünyasını kurmak istiyorsak Kürtler’in boykotuna evet hükümetin referandumuna yetmez ama evet demeliyiz.</div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2036">Cehennemden Gelen Çığlık: C. Bukowski</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2166">Yeryüzünün Bütün Şairleri Sizde Orospu Olun! </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2207">Yeni Durumda Türk Solunun Seçeneği </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2693">Bugün Kemalist Olmak Ergenekonculuktur</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2807">Faşist Cephenin Kurt Kapanı </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2829">Bizim Evet'imiz Kürtler'in Boykotu </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2875">Misak-I Millici Sol Referandumcular </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2934">Değişime 30 Gün Kala</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="solreferandum1.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/solreferandum1.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/solreferandum1.jpg" alt="solreferandum1.jpg" /></a>    Bu saatten sonra bazı anarşistlerin veya kendini bilmez solcular referanduma karşı çıkmasının da bir anlamı yoktur. Referanduma hayır veya Fırat’ın batısında boykot demek darbeci, faşist cephenin pislik kokan iktidar hesabına ortak olmak anlamını taşır. Bu soykırımcıların iktidarına yeşil ışık yakmaktır. Bu tutumları alan sol boykotçudur, hayırcıdır ama ne sol sapma ne’de sağ sapma içindelerdir yalnızca faşist tezgâhın tam ortasındadır. Bu sol geleceğin solu olamaz. Darbeye çekimser kalan, demokratikleşmeyi yeterli bulmayıp elinin tersi ile ret eden sol gelecekte hiçbir işçi ve emekçiye solcu olduğunu anlatamaz.<span id="more-2901"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2211" title="zaturi1" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/zaturi1.jpg" alt="zaturi1" width="189" height="236" /></a> Zate Zatturi</div> </h3>
<p> <div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Referanduma bir ay kaldı ve herkes kılıcını kınından çekti. Türk solundan Kürt siyasalına, sağcısından faşistine, Kemalisttinden Ergenekoncu ve darbecisine kadar herkes kendi çapında referandum kampanyasını yürütüyor.</p>
<p>Birileri demokratik nitelikte kampanyasını yürütürken birileri de derin devletin Ergenekoncu kadrolarıyla kol kola girerek referandum sürecini sabote etmeye çalışıyor. Katıksız Kemalist askeri bürokrasi de üst kadro atamalarında takındığı tutumla referandum sürecinde kriz çıkarma uğraşısında. Sivil iktidara tabi olmamak için elinden geleni yapmaktadır. YAŞ (Yüksek Askeri şura) kararlarındaki askerin tutumu bunun göstergesidir.</p>
<p>Böyle bir ortamda sol askerlerin sivil siyasete tabi olmasını, kışkırtıcılık yapan Ergenekoncu ve faşist kadroların teşhirini referandum kampanyasını güçlendirmek için kullanmasını bekleriz.</p>
<p><strong>Oysa Türk solu ne yapmaktadır?</strong></p>
<p>Fırat’ın doğusuyla batısını birleştirmeye çalışır. Bizim nadide Türk solu memleket sevdalısı olduğunu her zaman kanıtlar. Hiç geç kalmaz. Referandumda aldığı tutumla bunu bir kez daha kanıtlamıştır. Sol misak-ı millicidir. Kürt halkının iradesine istediğinde saygı gösterir istediğinde eleştirir, aşağılar. 30 milyon Kürt’ün temsilcisi Öcalan tutsak düştüğünde <strong>‘ihanetçi’</strong>, <strong>‘teslimiyetçi’ </strong>diye nitelemekten çekinmez. Savaş kızıştığında hiç vakit kaybetmez devlete seslenmesi gerekirken PKK’ye silah bırak çağrısında bulunur.</p>
<p>Türk solu bu kadar eleştirdiği, yerden yere vurduğu, aşağıladığı, akıl hocalığı yaptığı Kürtler’in boykot tutumunu nasıl oldu da eleştiremedi, insanın şaşırası geliyor.</p>
<p><strong>Kürtler mi yanlış tutum aldı yoksa Türk solunun mu tutumu yanlış?</strong></p>
<p>Yaklaşık 30 yıldır süren savaşta Kürtler’in yanlış bir tutumu olmadı. Hatta 12 Eylül askeri cuntasından beri verdikleri sıcak mücadele deneyimleriyle her geçen gün daha da deneyim kazandılar. Her alanda deneyim kazandılar. Bu karşılık Türk solu her geçen gün eridi, onlar büyüdü. Eğer yanlış siyasal tutum alsalardı bugün Kürtler de Türk solundan fakı kalmazdı.</p>
<p>Fırat’ın doğusunda boykot tutumundan başka bir seçenek yoktur.</p>
<p>Savaşın bu kadar yoğunluk kazandığı topraklarda bırakın referandumu seçim bile anlamını yitirir. Sandığın bir anlamı kalmaz.</p>
<p>Savaşan taraftarlara baktığımızda bir tarafta NATO’nun en güçlü ordusu diğer tarafta bu orduyu neredeyse dize getirecek bir halkın desteğini kazanmış bir isyan hareketi var ve savaş alabildiğine şiddetleniyor.</p>
<p><strong>Herkes Kürtler’in referandumda aldığı boykot tutumunda hem fikirler.</strong></p>
<p>Fırat’ın doğusunda iki güç var bir tarafta devlet ve geleneksel siyaseti var diğer tarafta Kürt hareketinin isyan hareketi var. Başka da bir siyasal denge yok. Faşizm de gelse Kürtler savaşacak, darbe de olsa Kürtler savaşacak. Buna da güçleri var. Örgütlenmişler, nerdeyse bir ordu haline gelmiş silahlı güçleri var. Bu savaşı durduracak olan referandumun kendisi değildir. Kürt halkının siyasal haklarının tanınmasıdır. Kürt halkı özgürlük istiyor, kendi kimliğinin tanınmasını istiyor. Kürt halkının boykot tutumundan başka bir seçeneği yoktur.</p>
<p>Kürt halkının mücadelesini haklı buluyorsak onları koşulsuz desteklemeliyiz. Bu destek Kürt halkının siyasal tutumlarını birebir alıp uygulamak değildir. Kürt hareketi ulusal bir mücadele veriyor. Bağımsızlık veya birlikte yaşama talepleri yalnızca desteklenir. Bu destek Kürtler’in karşısında konumlanan Türk devletinin Kürt halkının talebine olumlu yanıt vermesini sağlamaktır.</p>
<p>Kürt hareketinin karşısında Ergenekoncu, Kemalist veya faşist bir Türk devleti olursa savaşın sonsuza dek süreceğinden kimse şüphe duymasın. Eğer faşist bir hükümet işbaşına gelirse ki referandumda hayır çıkması durumunda erken seçim ve ardında faşist bir iktidarın işbaşına gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Süreci bu olumsuzlukla yaşarsak işçi sınıfı, sol ve sosyalist hareket faşizme direnemez. Direnecek örgütlü gücü yoktur. Müslüman hareket örgütlüdür ama deneyimsizdir. Müslüman hareket direnir ama sonunda yenilir. Çok kan dökülür. Bunu darbeciler gördüğünden dolayı darbe yapamıyorlar. Faşist MHP, darbeci ve Kemalist CHP bundan destekleniyor.</p>
<p>Böylesi zor koşulda referandum süreci yaşıyoruz. Her an delinin biri çıkıp bütün her şeyi de altüst edebilir. Bu referandum bu çılgın, tarih karşında sorumluluk taşımayan Kemalist beyaz Türk’ü hizaya sokacaktır. Bu referandumun yönteminin aslına bakılırsa demokratik olmadığı söylenebilinir ama anayasa değişikliğinin parlamentoda gerçekleşmesinin önünü darbeci, faşist güçler tarafından engellendiği için referandum sürecini yaşıyoruz. Parlamentoda zaten yeterince demokratik ihtiyaca yanıt vermediğini belirttiğimiz ama küçük kazanımları elde edeceğimiz bu değişiklikler ilerde büyük demokratik dönüşümleri önüne katacağını düşünerek parlamentodan geçmesini istiyoruz.</p>
<p>Faşist direnişe Kemalist devlet partisi CHP destek verdiğinden bu lanet olası referandumu yaşıyoruz. Türk halkı vesayetçi anayasayla yönetilmek istemiyor. Daha çok demokrasi istiyor. Ancak bir ahtapot misali her taraf vesayetçi rejimin cıvatalarıyla sıkı sıkıya sıkılmış. Sıkı bir vidayı gevşetmek için ilk hamle insanı zorlar bundan dolayı uygun bir anahtara ihtiyaç duyarız. Vida bir kere dişlisinden sıyrıldı mı gerisini elle bile çevirirsiniz. Referandum vesayetçi anayasayı tümden demokratikleştirmiyor ama demokratikleşmesi için ilk adımı atmamızı sağlıyor. Gerisi mi sola bağlı.</p>
<p>Artık önümüzde referandum var. Birde Kürtler’e karşı tarihin en büyük savaşını açmaya hazırlanan Kemalist ve faşistler var. Savaşmak için güçlü, muhalefetsiz bir devlet istiyorlar. Müslüman hareketin desteğini alan hükümet Kürt sorununu savaşarak bitirmek istemiyor. Bir biçimde çözmek istiyor. Savaşarak çözmeyi denedi ve başaramadı. Bugün bunu yaşıyoruz.</p>
<p><strong>Hükümet savaşa devam ederse kendini ve yaslandığı sosyal tabanın imha olacağını gördü.</strong></p>
<p>Kemalist, faşist güçler iktidarı yalnızca Kürler’in imhası için istemiyor. Yaşanan tüm eski Osmanlı askeri bürokrasisinin geleneksel oyunları boşuna değildir. Bu militarist güçler iktidarı hem Kürtler’i hem de Müslüman ve sol muhalefeti hatta tüm çalışanların örgütlü gücünü yok etmek için istiyor.</p>
<p>İki aylık yoğunlaşmış savaş şimdiden et fiyatlarını üç, dört misline fırlattı. Batının et ihtiyacı doğunun yoksul köylüsü karşılıyordu. Kürt köylüsü köyünden, merasında kovulursa yalnızca savaş yapması istenirse etin bu kadar yükselmesi çok doğaldır. Batıda yaşayan emekçiler bu fiyatta et yiyemez. Yarın peynirini de yiyemeyecektir. Her yönüyle savaş yoğunlaştıkça savaşın ekonomik bilançosu artacaktır. Dolaysıyla iktidarı isteyen faşist ve Kemalistler bu savaşı ancak örgütsüz bir toplumla yürütebilir. Bundan dolayı referandumda hayır kampanyası için domuz inadıyla asılmaktalar.</p>
<p>Hükümet bunu her geçen gün daha iyi algılıyor ama yavaş algılıyor. Reformları Kürtler’i ve demokratik muhalefeti dışlayarak yapması yalnızca militarist, faşist güçleri güçlendirir. Hükümet, referandum sonrası barış ve eksik kalan anayasa için sıkıştırılmalıdır. Bu yeni solun görevi olmalıdır. Referandumda <strong>‘Yetmez ama evet!’</strong> diyen sol bir araya gelip bu mücadeleyle önemli bir baskı gücü oluşturabilir.</p>
<p>Bu saatten sonra bazı anarşistlerin veya kendini bilmez solcular referanduma karşı çıkmasının da bir anlamı yoktur. Referanduma hayır veya Fırat’ın batısında boykot demek darbeci, faşist cephenin pislik kokan iktidar hesabına ortak olmak anlamını taşır. Bu soykırımcıların iktidarına yeşil ışık yakmaktır. Bu tutumları alan sol boykotçudur, hayırcıdır ama ne sol sapma ne’de sağ sapma içindelerdir yalnızca faşist tezgâhın tam ortasındadır. Bu sol geleceğin solu olamaz. Darbeye çekimser kalan, demokratikleşmeyi yeterli bulmayıp elinin tersi ile ret eden sol gelecekte hiçbir işçi ve emekçiye solcu olduğunu anlatamaz.</p>
<p>Geleceğin demokratik ve özgür dünyasını kurmak istiyorsak Kürtler’in boykotuna evet hükümetin referandumuna yetmez ama evet demeliyiz.</div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2036">Cehennemden Gelen Çığlık: C. Bukowski</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2166">Yeryüzünün Bütün Şairleri Sizde Orospu Olun! </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2207">Yeni Durumda Türk Solunun Seçeneği </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2693">Bugün Kemalist Olmak Ergenekonculuktur</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2807">Faşist Cephenin Kurt Kapanı </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2829">Bizim Evet'imiz Kürtler'in Boykotu </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2875">Misak-I Millici Sol Referandumcular </a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2934">Değişime 30 Gün Kala</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2901</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kemal Kılıçdaroğlu’na Açık Mektup</title>
		<link>http://www.koalakultur.com/?p=2892</link>
		<comments>http://www.koalakultur.com/?p=2892#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 21:56:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Şarman</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Pasaj]]></category>

		<category><![CDATA[Spot3]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.koalakultur.com/?p=2892</guid>
		<description><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kilicdaroglumektup.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kilicdaroglumektup.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kilicdaroglumektup.jpg" alt="kilicdaroglumektup.jpg" /></a>  Dön Kemal, demeyeceksin tabi ki. Çünkü bir baba figürünün peşinde(Devlet baba), bir baş okşamasının eşiğinde geçen hayatının iç boşluklarından kurtulman mümkün değil. Boşluğun hükmü bir tükenmez kalem  gibi ceketinin iç cebindeyken, sen imza ata ata, okları fırlata fırlata  silinip gideceksin… Ah!  ne trajiksin ve komik, bir o kadar da zavallı.<span id="more-2892"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/mehmetsarman.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2521" title="mehmetsarman" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/mehmetsarman.jpg" alt="mehmetsarman" width="150" height="227" /></a> Mehmet Şarman </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Kemal Bey, cumhuriyetin toplamı sensin. Sensin, köy enstitülerin kırık menteşesi.  Önün ilikli, pantolonun  ütülü, önünde evraklar, kapmışsın devlet dersinde(Ece Ayhan’ın hep ikmale kaldığı ders)yıldızlı pekileri. Yakaladığın her <strong>“yolsuzlukta”</strong>  yüzün tam orta yerinde mazoşist bir haz damlası, onuna adı da Mustafa olsun.</p>
<p>Bir dersin vardı, kaldığın derslerden bir Dersim vardı, Kemal. Bit kadar bir şey, koca bir haritada. Hani demirden kuşlar uçmuştu tepenizde, sen daha bir fikir  bile değilken.  Hani dağların anahtarını kaybettiğin o günlerin evraklarına ne oldu. Sen şimdi beş kuruşu olmayanın kaçak elektriğini yakalayan sevgili devlet memurunun çarpık adalet anlayışıyla <strong>“Gandi Kemal”</strong> diye traktörlere binip, emekliklere umut bağlarken, hiç mi başın dönmez Dersim dersinde.</p>
<p>Bir keresinde; <strong>“bana Alevi, Kürt, Ermeni diyebilirler ama asla hırsız diyemezler”</strong> diye sayıklamıştın.  Peki şimdi biz bu cümleni hangi yolsuzluk dosyasıyla açıklayacağız. Ermeni olmak ya da Alevi olmak,  hırsız olmaya denk gelir diye cumhuriyet tankları gibi dizilen bu söz dizimini hangi hafıza virüsüne borçlusun. </p>
<p>Buyurmuşsun ki; <strong>“insan aç kalınca ya dağa çıkar ya da mafyaya gider.”</strong> Ya öyle mi? biz Kürtler’in tüm sorunu buysa bir sayısal loto ya da bir milli piyango bileti çözer bu kangreni. Olmadı bir şans topu. Belki en sağlıklısı Et Balık Kurumu’nu geliştirmek. Kürt ulusu üzerine bu etçil söylemler hangi ahir zaman  dilencinin torbasında düştü de sen  ona dört elle sarıldın. <strong>“Bu yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” </strong>felsefesinden, bu kara düzen bağlama türkülü kof, kaba Anadolu  Marksizm’ini  öğrendiğin o kitaplardan sonra kaç Frankfurt okulu gelip geçti sen hala yalın ayak edebiyatı yapıyorsun.  Sen bu yaraya üç kuruşluk yara bandınla çözüm bulmayı umarken, biz hali vakti yerinde olan pek de okumuş ama bir türlü uslanmamış Kürtler’i nasıl tanımla(ma)yacaksın?  Yoksa biz senin ve devletin onca lütfüne mazhar olmuş ama dış mihrakların etkisiyle kafayı yemiş bir avuç hain miyiz? Belki de Genelkurmay başkanın dediği gibi damarlarındaki asil kan hain virüsleri yenilmiş kanserli hücreleriz. Gel bizi  karantinaya al da kurtulalım</p>
<p>Neyiz biz Kemal Bey? Seyit Rıza hangi kuru ekmeğin peşinde idama gitti. Ya onca yoksulluk ve yokluk içinde hala meydanlara inip paraya değil de kimliğine hasret onca halkı, böylesine aşağılamayı vatandaşlık bilgileri dersinde mi öğrendin, yoksa Milli Güvenlik dersindeki sözlü notunun karşılığı mı; bu<strong> “mahfuz”</strong> ve <strong>“kıymetli”</strong> önermen?</p>
<p>Söyler misin, hangi onulmaz açlık ki ruhunda sen evrak aşkıyla yanıp tutuşuyorsun? Bu sadakatini hangi sadakatsizliğine borçlusun? Gündüzleri aldığın münazara galibiyetlerine karşılık, geceleri kim başını okşuyor rüyalarında? Kodaman bir devlet eli mi, yoksa garantili ve sağlam bir <strong>“tunç eli”</strong> mi? Ya dersim katliamını öven <strong>“Onur”</strong>lu Öymen’i alkışlarken Kürt olmanın kaçınılmaz ağırlığı seni az da olsa sıkmadı mı?</p>
<p>Hayır, maalesef kaçmayacaksın kâbusun olan tüm bu aidiyetlerden kaçamayacaksın. Bütün coğrafya sırtında dağ gibi uzanmakta ve sen dağlarda <strong>&#8220;silah çatan eşkıyalar&#8221;</strong>ın gürültüsüne kulağını tıkayıp dersine çalışırken, başbakan da olsan, Bir densiz çıkıp  hep hatırlatacaktır sana, acı hafızanı&#8230;</p>
<p>Söyler misin!  Siyah Deri Üzerine Beyaz Maskelerle, Devletin tunç elinin keskin darbeleriyle ütülediğin boyun bağınla,  dağ kokunu bastırmak için süründüğün Gökçen marka parfümlerle, altı okunu alıp dağda <strong>“Ceylan”</strong> avına çıksan, bir iki münazara kazanıp, bir iki yolsuzluk çözmekle bitecek mi, her şey?</p>
<p>Dön Kemal, demeyeceksin tabi ki. Çünkü bir baba figürünün peşinde (Devlet baba), bir baş okşamasının eşiğinde geçen hayatının iç boşluklarından kurtulman mümkün değil. Boşluğun hükmü bir tükenmez kalem  gibi ceketinin iç cebindeyken, sen imza ata ata, okları fırlata fırlata  silinip gideceksin…</p>
<p>Ah! ne kadar ağır derdin,  ah o sakat adalet anlayışıyla nasılda komik görünüyorsun.</p>
<p>Ah!  ne trajiksin ve komik bir o kadar da zavallı. </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1005">Bir Hayal Kırıklığı: Bahoz</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2519">Okunmuş "Tekbirlik" Diziler</a></li></ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="lightbox" title="kilicdaroglumektup.jpg" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/kilicdaroglumektup.jpg"><img src="http://www.koalakultur.com/wp-content/kilicdaroglumektup.jpg" alt="kilicdaroglumektup.jpg" /></a>  Dön Kemal, demeyeceksin tabi ki. Çünkü bir baba figürünün peşinde(Devlet baba), bir baş okşamasının eşiğinde geçen hayatının iç boşluklarından kurtulman mümkün değil. Boşluğun hükmü bir tükenmez kalem  gibi ceketinin iç cebindeyken, sen imza ata ata, okları fırlata fırlata  silinip gideceksin… Ah!  ne trajiksin ve komik, bir o kadar da zavallı.<span id="more-2892"></span></p>
<h3><div style="width:25%; float: left; padding-right: 0px; display: inline;" class="post_column_left"><a rel="lightbox" href="http://www.koalakultur.com/wp-content/mehmetsarman.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2521" title="mehmetsarman" src="http://www.koalakultur.com/wp-content/mehmetsarman.jpg" alt="mehmetsarman" width="150" height="227" /></a> Mehmet Şarman </div></h3>
<p><div style="width:65%; float: right; padding-right: 0px;"></p>
<p>Kemal Bey, cumhuriyetin toplamı sensin. Sensin, köy enstitülerin kırık menteşesi.  Önün ilikli, pantolonun  ütülü, önünde evraklar, kapmışsın devlet dersinde(Ece Ayhan’ın hep ikmale kaldığı ders)yıldızlı pekileri. Yakaladığın her <strong>“yolsuzlukta”</strong>  yüzün tam orta yerinde mazoşist bir haz damlası, onuna adı da Mustafa olsun.</p>
<p>Bir dersin vardı, kaldığın derslerden bir Dersim vardı, Kemal. Bit kadar bir şey, koca bir haritada. Hani demirden kuşlar uçmuştu tepenizde, sen daha bir fikir  bile değilken.  Hani dağların anahtarını kaybettiğin o günlerin evraklarına ne oldu. Sen şimdi beş kuruşu olmayanın kaçak elektriğini yakalayan sevgili devlet memurunun çarpık adalet anlayışıyla <strong>“Gandi Kemal”</strong> diye traktörlere binip, emekliklere umut bağlarken, hiç mi başın dönmez Dersim dersinde.</p>
<p>Bir keresinde; <strong>“bana Alevi, Kürt, Ermeni diyebilirler ama asla hırsız diyemezler”</strong> diye sayıklamıştın.  Peki şimdi biz bu cümleni hangi yolsuzluk dosyasıyla açıklayacağız. Ermeni olmak ya da Alevi olmak,  hırsız olmaya denk gelir diye cumhuriyet tankları gibi dizilen bu söz dizimini hangi hafıza virüsüne borçlusun. </p>
<p>Buyurmuşsun ki; <strong>“insan aç kalınca ya dağa çıkar ya da mafyaya gider.”</strong> Ya öyle mi? biz Kürtler’in tüm sorunu buysa bir sayısal loto ya da bir milli piyango bileti çözer bu kangreni. Olmadı bir şans topu. Belki en sağlıklısı Et Balık Kurumu’nu geliştirmek. Kürt ulusu üzerine bu etçil söylemler hangi ahir zaman  dilencinin torbasında düştü de sen  ona dört elle sarıldın. <strong>“Bu yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” </strong>felsefesinden, bu kara düzen bağlama türkülü kof, kaba Anadolu  Marksizm’ini  öğrendiğin o kitaplardan sonra kaç Frankfurt okulu gelip geçti sen hala yalın ayak edebiyatı yapıyorsun.  Sen bu yaraya üç kuruşluk yara bandınla çözüm bulmayı umarken, biz hali vakti yerinde olan pek de okumuş ama bir türlü uslanmamış Kürtler’i nasıl tanımla(ma)yacaksın?  Yoksa biz senin ve devletin onca lütfüne mazhar olmuş ama dış mihrakların etkisiyle kafayı yemiş bir avuç hain miyiz? Belki de Genelkurmay başkanın dediği gibi damarlarındaki asil kan hain virüsleri yenilmiş kanserli hücreleriz. Gel bizi  karantinaya al da kurtulalım</p>
<p>Neyiz biz Kemal Bey? Seyit Rıza hangi kuru ekmeğin peşinde idama gitti. Ya onca yoksulluk ve yokluk içinde hala meydanlara inip paraya değil de kimliğine hasret onca halkı, böylesine aşağılamayı vatandaşlık bilgileri dersinde mi öğrendin, yoksa Milli Güvenlik dersindeki sözlü notunun karşılığı mı; bu<strong> “mahfuz”</strong> ve <strong>“kıymetli”</strong> önermen?</p>
<p>Söyler misin, hangi onulmaz açlık ki ruhunda sen evrak aşkıyla yanıp tutuşuyorsun? Bu sadakatini hangi sadakatsizliğine borçlusun? Gündüzleri aldığın münazara galibiyetlerine karşılık, geceleri kim başını okşuyor rüyalarında? Kodaman bir devlet eli mi, yoksa garantili ve sağlam bir <strong>“tunç eli”</strong> mi? Ya dersim katliamını öven <strong>“Onur”</strong>lu Öymen’i alkışlarken Kürt olmanın kaçınılmaz ağırlığı seni az da olsa sıkmadı mı?</p>
<p>Hayır, maalesef kaçmayacaksın kâbusun olan tüm bu aidiyetlerden kaçamayacaksın. Bütün coğrafya sırtında dağ gibi uzanmakta ve sen dağlarda <strong>&#8220;silah çatan eşkıyalar&#8221;</strong>ın gürültüsüne kulağını tıkayıp dersine çalışırken, başbakan da olsan, Bir densiz çıkıp  hep hatırlatacaktır sana, acı hafızanı&#8230;</p>
<p>Söyler misin!  Siyah Deri Üzerine Beyaz Maskelerle, Devletin tunç elinin keskin darbeleriyle ütülediğin boyun bağınla,  dağ kokunu bastırmak için süründüğün Gökçen marka parfümlerle, altı okunu alıp dağda <strong>“Ceylan”</strong> avına çıksan, bir iki münazara kazanıp, bir iki yolsuzluk çözmekle bitecek mi, her şey?</p>
<p>Dön Kemal, demeyeceksin tabi ki. Çünkü bir baba figürünün peşinde (Devlet baba), bir baş okşamasının eşiğinde geçen hayatının iç boşluklarından kurtulman mümkün değil. Boşluğun hükmü bir tükenmez kalem  gibi ceketinin iç cebindeyken, sen imza ata ata, okları fırlata fırlata  silinip gideceksin…</p>
<p>Ah! ne kadar ağır derdin,  ah o sakat adalet anlayışıyla nasılda komik görünüyorsun.</p>
<p>Ah!  ne trajiksin ve komik bir o kadar da zavallı. </div><div style="clear: both;"></div></p>
<h3>Yazarın Son Yazıları</h3><ul><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=1005">Bir Hayal Kırıklığı: Bahoz</a></li><li><a href="http://www.koalakultur.com/?p=2519">Okunmuş "Tekbirlik" Diziler</a></li></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.koalakultur.com/?feed=rss2&amp;p=2892</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
